Tevhidi Mücadelede Fikri ve Siyasi Bütünlük

Hamza Türkmen

İslam, olgunlaştırılmış ve tamamlanmış bir dinin adıdır. Bu din hayatı kuşatır. Yaratıldığımızdan bu yana süregelen zaman ve mekan boyutu içindeki var oluşumuza ve diğer var oluşlara hayat diyoruz. Hayat yaşanmakta olan bir bütündür. Bir müslümanın kulluk bilinciyle gerçekleştireceği tüm çabalan, hayatın bütün alanlarıyla irtibatlı olmak durumundadır. Zira hayat, yaşanmakta olanın öncesi ve sonrasıyla ilgisi yanında, yaşanmakta olan tüm faaliyet alanlarının iç içe geçmesiyle varlığını oluşturmaktadır. Bu var oluşta kopukluk yoktur. Hayatın ekonomik boyutu kültürel boyutundan, kültürel boyutu siyasi boyutundan, siyasi boyutu ise itikadi boyutundan kopuk değildir. Pratikte veya teoride hayatın bu bütünlüğünü parçalamak önemli bir kopukluğu ve bozulmayı getirmektedir. Hayatı parçalara ayırmak, olması gerekeni yerinden kopartmak ve hayatın uyumunu bozmaktır. Bu da zulümdür.

İşte İslam, yaşanmakta olan zulmü gidermek ve hayatın uyumunu yeniden tesis etmek amacıyla hayatın sahibi tarafından ve O'nun elçisi aracılığıyla insanlığa gönderilen dinin/hayat görüşünün adıdır.

Ancak hayatı kuşatan bu dinin algılanması ve hükümlerinin pratiğe indirgenmesi konusunda bazı ihtilaflar yaşanmaktadır. Bu ihtilafların en önemlilerinden birisi de İslami yükümlülüklerimizi veya İslami mücadeleyi zaman, safha veya konu olarak tasnife tabi tutup bütünü yaşama konusunda erteleyici veya bölüştürücü bir tutum içine girilmesidir. Bu olumsuz tutumun arkasında ya tarih içinde oluşmuş fıkhi şablonları aşamayan bir taklitçilik, ya da örtülü bir laiklik anlayışı yatmaktadır.

İslami mücadeleyi siyasal değişim sınırlılığı içinde önceleyen bazı yaklaşımlar, stratejilerini Mekke ve Medine safhalarına denk düşürmekte veya Rasulullah'ın siretini gizlilik, hicret, kitleleşme ve devlet safhalarından geçtiğini söyleyerek bugün için de bu safhaları şablon olarak yaşayan bir pratikle Rasulün sünnetine ittiba edileceğini veya toplumsal değişimin yasalarına uygun davranılacağını belirtmektedirler. Öte yandan müslümanların geri kalma nedenlerini daha ziyade iç ve düşünsel faktörlerde arayan bazı kişiler de kendilerine ümmeti kalkındıracak bir medeniyet hamlesini oluşturmak için fikri inceleme ve araştırma görevi verirken, müslümanların yaşadığı sosyal pratikten ve güncel sorunlarını takipten uzak bir şekilde akademik çalışmalara yönelmektedirler. Farklı biçimlerde tezahür edebilen siyasi değişim ve fikri değişim yanlısı bu iki eğilim, çoğu zaman önceledikleri tavrı baz alarak birbirlerini çeşitli biçimlerde itham etmektedirler. Bir taraf güncel sorunlarla ilgilenmeyi ve siyasallaşmayı fikri seviye yoksunluğu ve kaynaklardan/kaynaktan kopuk bir maceracılık olarak görürken, diğer taraf da bugün için karşılığı olmayan fikri konularla ilgilenmenin ameli sorumluluk taşımayan entellektüel ve soyut bir tatmin aracı olduğunu vurgulamaktadır. Oysa bu iki eğilim de tevhidi kavrama konusunda kendilerini sınırlı bir alana mahkum etmektedirler. Bu tavır ise, hayatın tümünü kuşatan Kur'ani bakış açısını yeterince kavramamışlığı ifade etmektedir.

Oysa İslam; inanç, ibadet, sosyal ilişkiler veya doğa üzerindeki tahribatı gidermek, bozulanı tekrar tabiatına uygun hale getirmek amacıyla vahyedilmiş bir dindir. Bu amaç doğrultusunda gösterilen çabaların tümüne Kur'ani bir ıstılahla "ıslahat" denir. Islahat hayatın bütün alanlarında tevhidi yeniden ikame etme çabasıdır. Bize egemen olan tağuti yönetimlerden kurtulmak kadar, müslümanların inanç ve kültürüne musallat olan tağuti değerlerden de arınmak asıldır. Ve bu çaba, bozulanı yeniden değiştirip dönüştürmeyi hedefleyen devrimci bir görevdir. Tevhidi bütünlük bu sorumluluğu yüklenmeyi gerektirir. Ve Tevhidi bakışın kaynağı olan Kur'an'da, ilk inen ayetlerden son inen ayetlere kadar hep bu mesajla karşı karşıya geliriz.

Tevhid, içinde bilgi ve eylemi barındıran dinamik bir inançtır. Tevhid kozmik alanla, yaratma yetkisiyle, düşünce fonksiyonları ve bilginin kaynağı ile, gaybi alanla ve inanma ölçüsüyle, yasama, yürütme ve yargı alanlarıyla, ekonomik ilişkilerden medeni ilişkilere kadar tüm sosyal yapıyla ve ölüm sonrası ile, hayatın tümünü kuşatan kapsamlı bir inanç sistemidir. Bu sistemden bir dünya görüşü fışkırır.

Tevhid; düşünce ve inanç ölçüsünü, tebliğ ve mücadele metodunu, yaşanacak hayat tarzının çerçevesini içinde barındıran vahiyle belirlenmiş ilahi bir akidedir.

Tevhidi kavrayış bir bütündür. Bu bütün bölünemez. Tevhid, inanç ve eylemde vahyi ölçülere göre davranmayı, hayatın tümüne yönelik erteleme kabul etmeyen bir ıslahat çabasını, düşüncede ve eylemde toplum yönetimine ve toplum kültürüne musallat olan şirki gidermek için mücadele vermeyi gerekli kılar.

Biz tamamlanmış bir dinin muhataplarıyız (5/3). Dinimizin ana kaynağı ise muhkem olarak elimizdedir. Bize tedrici olarak yeniden bir din gelmiyor, aramızda bulunan ve her şeyiyle itaat edeceğimiz yaşayan bir peygamberimiz de yok. Ayrıca bizim dünya görüşümüzü belirleyecek bir ideologa da ihtiyacımız bulunmuyor. Biz sadece hükümleri tamamlanmış bir dinin nasslarını, doğru olarak kavramak ve yaşadığımız vakıayla irtibatını doğru olarak kurmak mükellefiyetindeyiz. Rasulullah'ın Kur'an'ı yaşama geçirişteki örnekliği, bu kavrayış ve irtibat mantığını yakalayabilmek için bize önemli bir imkan sağlıyor.

Bugün için Kur'an'ın mesajını kavramak ve sosyalleştirmek yükümlülüğünü taşıyan müslümanların öncelikli muhatapları, vahyin inzal olduğu Mekke toplumsal yapısındaki bir aynılığa nicel olarak tekabül etmiyor. Hayatı kuşatan ahkam ayetlerinin bağlayıcılığını üstlenmek için de, Medine safhasını beklememiz gerekmiyor. Kur'ani nassların sosyal karşılıklarını bulurken veya oluştururken, muhkem-anlaşılır nassların üzerimize yüklediği vecibeleri de tehir edemeyiz. Namaz kılınacak, zekat verilecek, zinaya ve içkiye yaklaşılmayacaktır. Biz Kitap'ın tümünden sorumluyuz. Mekke'de Medine'yi, Medine'de Mekke'yi yaşamakla yükümlüyüz. Yaşadığımız anla ve muhatap olduğumuz toplumla hangi biçimde ve seviyede ilgileneceğimiz ve bu ilgi tipinin bizi nasıl bir yöntem takip etmeye sevkedeceği sorunu Din'i anlama gücümüz ve tefekkür yetimizle çözümlenecektir. içtihatlarımızın başarısı ise, metodolojik olarak sağlıklı bir din anlayışına ulaşmamız ve yaşadığımız dünyayı, muhatap çevreyi doğru kavrayabilmemizle alakalıdır.

Genel sorumluluk yükleyen ayetlerin vecibelerini birlikte yerine getirmeye çalışmamız, açık ve muhkem olan vahyi emirlerin sosyal karşılıklarını üretebilmemiz, nassların doğru anlaşılması ve nassla vakıa arasında doğru irtibatlar kurabilmemiz için fikri çaba sarfetmemiz, gücümüz oranında üstlenmemiz gereken zorunlu görevlerimizdir. Bunlar birbirlerinden ayrılabilir yükümlülükler değildir. İslam amel için inancı, inanç için bilgiyi önerir. Bilgi, inanç ve eylem müslümanın hayatını kuşatan bir bütündür. Eyleme sevketmeyen bilgi, kişinin sırtında lüzumsuz bir yüktür. Ancak bu bütünlük içinde tevhidi değerlerin fikri ve siyasi uyumunun kurulması ve sosyalleştirilmesi, inanç amel bütünlüğüne ulaşılması sağlanabilir ve İslami mücadeleye hayatiyet kazandırma yolu açılabilir.

Zaten Tevhid akidesine, Kur'an bütünlüğü içinde de veya ilk inen sureler ve hatta ilk inen surelerin ilk ayetleri çerçevesinde de bakılsa, karşılaşacağımız gerçek şudur: Tevhid inancı, içinde hayatın bütün şubelerini kuşatan mutlak bir eylemliliği ve karşıtlarıyla mücadele sorumluluğunu barındırır. Dolayısıyla Tevhid; inanç-amel, düşünce-eylem, itikad-siyaset ikilemlerini reddeden bir birlikteliği önerir.

Mekke'de ilk inen çok sınırlı ayetlerde bile doğru bir Rabb, vahiy ve rasul anlayışı gösterilerek dinin esasları beyan edilmiştir. Mekke'de ilk inen sureler olması bakımından üzerinde ittifak edilen Alak, Kalem, Müzzemmil, Müddessir gibi surelerin sınırlılığı içinde dahi dinimizi anlamaya çalışsak, bu çerçeveden edineceğimiz Tevhid inancı, bizleri, kendi nefislerimizi ve içinde yaşadığımız çevreyi ıslah etmeye, münkere karşı çıkmaya, gaybi veya siyasi alandaki şeytani sultalara itaat etmemeye, beşer olarak sorumluluklarımızı üstlenmeye ve yanlış şefaat anlayışlarını terk etmeye çağırmaktadır. Vahyi mesajın bu ilk çağrılarında bile hayat bölünmez bir bütün olarak ele alınmaktadır.

Vahyi öğreti ciddi bir çabayla öğrenilecek (73/2-3), az sayıda olunmasına rağmen tutuklanma ve hırpalanma pahasına da olsa (8/26) vahyi yalanlayanlara itaat edilmeyecektir (68/8).

Kendini zengin gördüğü için azan, namazı engelleyen, doğrudan yüz çeviren, müslümanların aleyhinde meclisini (nadiye) toplayan azgınlara boyun eğilinmeyecektir. (96/6-19)

Toplumun yanlış din anlayışı dile getirilmeli, Allah'tan başka inanılanların hiç bir güçlerinin olmadığı (53/19-23) tebliğ edilmelidir.

Topluma egemen olan azgınlara itaat edilmemesi müslümanları hayattan uzaklaştırmaz. Müslümanlar hayatın içindedirler ve yorulurlar (73/7); uygun saatlerde de kendilerini eğitirler (73/20).

Egemen şirk sisteminin bütününe karşı alınan tavır, o zulüm sisteminin parça uygulamalarına karşı da devam eder. Zulmün geneline olan eleştiri, hayatın içindeki parçalarını da gözetmeli; itikadi, fikri, siyasi, ekonomik vd. bütün alanlarda münker olan deşifre edilip kınanmalı ve aydınlık rehberinin hidayeti insanlara en uygun tarz ve üslupla sunulmalıdır.

Vahiy insanlara yöneldiğinde ilk olarak Rabbi birlemeye çağırır. Tebliğ sorumluluğu başladığı an açıkça Rabb tekbir edilecek (74/3), bize şahitlik eden elçi bilinecek (73/15), indirilen ayetlere tabi olunacak ve ayetler karşısında inatçı kesilen yanlış ölçü sahipleri kınanacaktır {74/16-26).

Bu çerçeve, Kur'an'la ön yargısız ilişki kurmaya çalışan herkesin anlayacağı açıklıktadır. Ve vahyin ilk yıllarında müslümanları, yaşadıkları toplum içinde bir eylemlilik sorumluluğu ile karşı karşıya getiren, sadece bir kaçından örnek vereceğimiz aşağıdaki şu hükümlerin anlaşılması için, ilmi araştırmalar denizine girmemiz de gerekmiyor.

Vahyi mesajın önerdiği muhkem doğrular karşısında teslim olmayan, demogoji içinde lafı eğip-büken, nefsi ölçütler oluşturmaya çalışan kişiler kınanmalıdır (74/18-19).

Öksüzü itip kakan, yoksulu doyurmaya ön ayak olmayan (107/2-3), ezilenlerin sesine kulaklarını tıkayanlar kınanmalıdır.

Kız çocuklarını diri diri gömen veya hayatını söndüren uygulamalar kınanmalıdır (81/8-9).

Allah'ın kendisine hiç bir güç indirmediği lat, uzza ve menat (53/19-23) veya toplum vicdanında taşınmakta olan diğer put ve vesenler kınanmalıdır.

Ölçüde hile yapanlar, teraziyi doğru tartmayanlar (26/181-182) ikaz edilmeli; yönetimde veya çarşıda soyan, sömüren, mal yığan, yolsuzluk yapanlar kınanmalıdır.

İnsanların haklarını kısanlar (26/183) olumsuzlanmalıdır.

Müslümanlara zulmeden iki eli kırılası Ebu Leheb'ler (111/1) ve günümüz İslam düşmanları açıkça kınanmalıdır.

İnananlar bir zulme ve saldırıya uğradıklarında birlik olup karşı durmalıdırlar (42/39).

Gerek sosyal alanda ve gerek gaybi alanda yaşatılan zulme, hak­sızlığa, şirke, kınayıcıların kınamasından korkmadan karşı çıkamayanların, Kur'an'ın bu konu ile ilgili çok açık olan muhkem hükümlerini anladıklarını veya bunlara inandıklarını söyleyebilir miyiz? Zira içtihada veya fikri tecessüse konu olmaması gereken bu hükümler; sosyal pratiğimiz içinde nasıl bir mücadele metodu oluşturacağımız veya bazı kavramları daha doğru bir şekilde nasıl kavrayabileceğimiz gibi yükümlülüklerimizin yerine getirilmesiyle alakalı değildir.

Bu hükümlerin devam eden hayatın içinde doğrudan sosyal karşılıkları vardır. Ve bu hükümler, bizlere, namaz kılmak gibi, zinadan sakınmak gibi, meleklere tapmamak gibi çok açık, anlaşılır, muhkem bir anlatımla mükellefiyetler yüklemektedir.

Metodolojik tartışmalar ve araştırmalar yapmamız, yeni bir medeniyet hamlesinin dinamiklerini oluşturmaya çalışmamız veya toplumsa, iktidarı ele geçirme çabamız; bizi. hayatın itikadi ve siyasi tüm alanlarını kuşatan Kur'an'ın üzerimize yüklediği bu günlük vecibeleri yerine getirmemizden alıkoymamalıdır. Tevhid teorilerde değil, pratikte yaşanılan bir inançtır.

İşbölümü; öncelikli farziyetlerimiz yerine getirildikten sonra üzerinde durulması gereken ciddi ve önemli bir konudur. Ancak Kur'an'la irtibatını netleştiren, Tevhidi sorumluluğunu bütün olarak kavrayan ve amelleştiren bir eylemlilik içinde gerçekleştirilecek bir işbölümü, sorunlarımızın çözümüne zenginlik katabilir. Müslümanlar için, İslami mücadele saflarında yer almayanların üstlendikleri bir iş bölümünden bahsedilemez.

Tevhidi, siyasi ve itikadi bir bütünlük halinde yaşamak ise, Kitabı elinde tutan ve onu öğrenip öğretmeye çalışan insanların öncelikli görevi olmalıdır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 25 - Nisan 93

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları