“Toplumsal Bir Dil" Olarak Müzik

Murat Ural

Çok yönlü bir etkinlik alanına sahip olan müzik olgusunun, günümüzdeki en önemli boyutunu "toplumsal bir dil" olma özelliği oluşturmaktadır Müzik, toplumsal bir dil olarak, çeşitli toplulukların, bu topluluklara özgü olan değer yargılarının, yaşama biçimlerinin sözcüsü, aktarıcısı konumundadır.

Dili, "insanlar arasında iletişim ve etkileşimi sağlayan belirli kurallara sahip bir semboller bütünü" olarak tanımlayabiliriz. Dünyada mevcut olan dillerin temel fonksiyonu, semboller vasıtasıyla duygu ve düşünceleri iletmektir denilebilir.

Bu fonksiyon, aralarındaki farklılıklara rağmen, dilleri ortak bir potada toplamaktadır. Müzik de bir dil olarak bu fonksiyona sahiptir, dolayısıyla farklı müzik türlerini aynı payda içinde değerlendirmemiz mümkündür. Müziğin "evrenselliği" önemli bir ölçüde bu zemin üzerinde anlam kazanmaktadır.

İnsanlar arasında duygu ve düşünce etkileşimi oluşturan bir "dil" olan müzik, günümüzdeki yaygın kullanımı itibariyle iki temel unsurdan oluşmaktadır. Melodik form (beste) ve sözel içerik (güfte). Bu iki unsurun "estetik" bir şekilde birleştirilmesiyle kitleler üzerinde büyük etkileyiciliğe sahip "sanatsal bir ifade biçimi" olan "müzik olgusu" ortaya çıkmaktadır.

Dünya üzerindeki bütün müzik türleri gerek formları, gerekse içerikleri açısından belirli bir dünya görüşünü yansıtmaktadırlar. Farklı görüşler farklı form ve içerikleri oluşturmuştur. Örneğin sert bir melodik forma ve protest bir içeriğe sahip olan Heavy-Metal müziğini, her türlü otoriteye baş kaldıran bir felsefenin, bu felsefeye sahip olan kişilerin kendini ifade etme aracı olarak değerlendirebiliriz.

Bir yaşam felsefesinin ürünü olan herhangi bir müzik türü, yansıması olduğu dünya görüşünü ifade etmekle sınırlı kalmaz. Çünkü müzik etkileşim alanı içine giren kişileri, temsil ettiği yaşama tarzına uygun bir hale dönüştürme gücüne de sahiptir. Sürekli olarak Heavy-Metal müziği dinleyen bir kişinin belirli bir süre içerisinde giyim tarzından arkadaşlık ilişkilerine, topluma bakış açısına kadar birçok alanda tavır ve tutum değişikliği içerisine girdiği gözlenebilir. Aslında müzik insanlara bir "yaşam biçimi" sunmaktadır. Her müzik türü bir yaşam biçiminin destekleyicisi durumundadır.

Bu genel girişten sonra değinmek istediğimiz asıl noktaya gelebiliriz. Türkiye'deki müslümanlar ve müzik arasındaki ilişki şu an ne durumdadır ve bu ilişkinin daha sağlıklı olması için neler yapılabilir?

İslam'ı kendilerine bir yaşam biçimi olarak seçmiş olan kişilerin bilfiil müzikle uğraşmalarının tarihi on seneyi geçmemektedir. Bir müzik geleneğinin oluşması açısından çok kısa sayılabilecek bu süre içinde yapılan çalışmaları değerlendirmek, hem mevcut durumu anlayabilmemize hem de ileride hangi noktalara varılabileceğini kestirmemize yardımcı olacaktır. Bilindiği üzere müslümanların "kasetlerle" olan ilişkisi ilk olarak bant tiyatroları üretilmesi tarzında gerçekleşti. Yaşanılan ortamdaki sosyal olaylarla ilgilenmek, bu olaylara müslümanca bir bakış açısıyla eleştiri getirmek gibi olumlu ve samimi motivlere sahip olduğunu düşündüğümüz bu çabalar müzik alanındaki çalışmaların da alt yapısını oluşturmuş oldu. Tiyatro çalışmalarının içinde yer alan, "ezgi ve marşların" ilgi görmesiyle birlikte müstakil marş ve ezgi kasetleri de piyasada görünmeye başladı. Bu alanla ilgilenen insanların karşısına çıkan ilk büyük engel müziğin "helalliği-haramlığı" tartışmaları oldu. Şu anda geleneksel çevrelerde "fıkhı boyutu" halen tartışmalı olmakla birlikte "pratikte" geçerliliğini yitirmiş olan helallik-haramlık sorunu, ilk dönem çalışmalarına büyük ölçüde etkide bulundu.

Yapılan yoğun eleştiriler, müzik alanındaki deneyimsizlik ve maddi imkansızlıklar ilk dönemde, sözel içeriğin melodik yapıyı ikinci plana itmesi sonucunu doğurdu. Bir sanat dalı olan müzik, şüphesiz "estetik" formdan yoksun olamaz. Bununla birlikte "sanatın ortaya konuluş şekillerinin tümü" bünyesinde bir ideolojiyi barındırmaktadır. Belli bir ideolojiye dayanmayan herhangi bir sanat anlayışı mevcut değildir.

Bu bağlamda, ne estetik kaygılarla sahip olunan, inanç ve değerlerden taviz veren, ne de ağırlığı sözel içeriğe vererek estetik formu önemsemeyen müzik anlayışları sağlıklı yaklaşım biçimleri olarak gözükmemektedir. Bir müslüman, sahip olduğu İslami değerleri tabii ki müziğine de yansıtacaktır. Hatta yansıtmak zorundadır da. Ancak mesajını müzik yoluyla iletmek istiyorsa bir estetik form gözetmek zorundadır. Zira sanatı sanat yapan belirleyici vasıf, taşıdığı "estetik değer"dir.

Başlangıçta geri planda kalan melodik form zaman içinde hem bu alandaki deneyimin artması hem de enstrüman kullanmanın haram olup olmadığı tartışmalarının etkisini kaybetmesiyle ön plana çıkmaya başladı. Hatta şu an itibariyle başlangıçtaki durumun zıddı olarak melodik formun sözel içeriği arka planda bıraktığını bile söyleyebiliriz.

Yazımızın başlangıç kısmında her müzik türünün bir "yaşama biçimi"ni desteklediğini ifade etmiştik. "Müslümanlarla "müzik" arasındaki ilişkinin değerlendirilmesinde bu ifadenin "anahtar" role sahip olduğunu düşünüyoruz, Bir müzik türü, hangi unsurlarıyla ve ne şekilde bir yaşam biçimini destekleyebilir? Bu sorunun devamı olarak "müslümanların yaptığı müzik, nasıl 'müslümanca bir yaşam' biçimini destekleyebilir?" sorusu da gündeme gelmektedir.

Günümüzde bir müzik türü bizce üç ana unsuruyla bir yaşam biçimini destekler mahiyet almaktadır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi sözel içerik, ikincisi melodik form, üçüncüsü ise müziğin icra ediliş tarzı yani "sunuluş çerceves"dir. "Bu unsurların 'müslümanca' değerlendirilişi ne şekilde olabilir?" sorusuna kendimizce bazı cevaplar aramak istiyoruz.

a-Sözel içerik açısından:

Öncelikle müslümanların meydana getirdiği müzik eserlerinin sözel içerikleri temel referans kaynağımız olan Kur'an-ı Kerim ile uyumlu bir hal arz etmek zorundadır. Bu da müzikle uğraşmaya soyunmuş insanların Kur'an'la sıkı bir irtibatlarının olmasını gerekli kılmaktadır. Bu alandaki diğer önemli hususlar ise güftelerin estetik bir değere sahip olması, verilen mesajların sloganik düzeyde kalmaması, içeriğin reel hayattan kopuk olmaması şeklinde özetlenebilir.

b- Melodik form açısından:

Son günler itibariyle, müziğin üzerinde en çok spekülasyon yapılan unsurunu melodik form oluşturmakta, "seküler form" ve "dini form" ayrımı spekülasyonların odak noktasında yer almaktadır. Öncelikle form -melodik yapılanma- açısından bu tür bir ayrıma gidilmesi bizce anlamlı gözükmemektedir. Melodik yapı açısından, müziğin "dini"-olanı, "seküler" olanı olamaz. Müziği, dini veya seküler yapan, kullanılan enstrümanlar veya ritimler değil, ifade ettiği anlam, verdiği mesajdır. Bu bağlamda hiçbir melodik form ya da hiçbir müzik aleti "kutsal" olarak nitelendirilemez. Melodik yapı açısından bir ayrıma gidilmek isteniyorsa bu ayrımın uç noktalarını "kaliteli melodi-kalitesiz melodi" olarak isimlendirmenin daha uygun olacağını düşünüyoruz. Kaliteli melodiden kastımız, müziğe daha doğrusu sanata özgü olan etkileyiciliği yakalamış, insanı heyecanlandırıp harekete geçirebilen melodik yapıdır. Netice itibariyle melodik formun yapılandırılmasında ölçüt; "kutsal" ritim ve enstrümanların kullanılmış olması değil, belirli bir kalite düzeyinin tutturulmuş olması olmalıdır.

Melodik yapı açısından dikkate alınması gereken bir diğer husus kullanılan melodik motiflerin "yöreselliği" ve "evrenselliği" sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Mutlak anlamda "evrensel bir müzik"den bahsetmek gerçekçi bir yaklaşım olarak gözükmemektedir. Değişik coğrafyalarda ve değişik kültürlerde yaşayan insanların, ürettikleri melodik yapıların birbirinden farklı, kendine özgü bazı özellikler taşıması doğal bir şeydir. Ancak, vereceği mesajı sadece belli bir coğrafya ve belli bir insan topluluğuyla sınırlandırmayı düşünmeyen bir müzik yaklaşımı gerektiğinde yöresel -otantik- motifleri de değerlendirerek kendini geliştirmeye, belirli kalıplar içinde sıkışıp kalmamaya gayret göstermelidir.

Bu başlık altında değinmek istediğimiz son nokta, melodik formun insanları "olumsuz" duygulara sürükleyici bir yapı arz etmemesi gereğidir. İnsanları melankolik, pasif ve depresif (çökkün) bir ruh haline götürebilecek veya insan psikolojisini mekanik bir işleyişe itebilecek ve şehevi arzuları gıdıklayabilecek formlar "müslümanca" bir yaşam tarzına -içeriği ne olursa olsun- destek değil, köstek olacaktır.

c-Sunuluş çerçevesi açısından:

İletişim sürecinde "ne" söylediğiniz kadar "nasıl" söylediğiniz de önemlidir. Bir iletişim türü olan müzik için de aynı durum geçerlidir. Yaptığınız müziğin melodik formu, sözel içeriği kadar "sunuluş çerçevesi" de bir mesaj içermektedir. Görsel boyutun özellikle ön plana çıktığı günümüz müzik dünyasında, müziğin sunuluş çerçevesi gitgide daha fazla önem kazanmaktadır. İcracıların fiziksel imajları, giyim tarzları, tavırları en az melodik yapı ve sözel içerik kadar etki uyandırmaktadır.

Hatalı bir şekilde bir "müzik türü" gibi sunulan popüler -pop- müziğin en önemli vasıflarından bir tanesi de kişilerin, imajların ön planda olmasıdır. Aslında "popüler müzik" geniş kitlelere ulaşmış olan ve kolayca tüketilen müzikler için kullanılan genel bir tanımlamadır. Popüler müziğin belki de en temel vasfı, kolayca tüketilmeye müsait olmasıdır. Bu sene çok revaçta olan popüler bir parça bir sonraki sene tümüyle unutulabilmektedir. Sözlerin basit ve yüzeysel, melodik yapının hızlı olması bu parçaların kolayca benimsenmesini ve yine kolayca unutulmasını sağlamaktadır.

Hem kitlelere ulaşmayı, hem de "kalite düzeyini" korumayı hedeflemek ideal bir anlayış olacaktır. Kitlelere ulaşmayı bekleyen bir müziğin kalitesinin ön planda olması bir ölçüde icracıların "ikinci planda" kalmasına bağlıdır. İcracı kendini "gizledikçe" müziğin kalite düzeyine verilen önem artacaktır. Kişilerin değil, melodik yapı ve sözel içeriğin ön planda olduğu bir yaklaşım kitleselleşme süreci içerisindeki bir müziği gerçek zeminine oturtacak ve yozlaşmadan önemli ölçüde koruyacaktır.

İçinde bulunduğumuz modern zamanda egemen güçler kitleleri peşinden sürükleyebilecek "mitler oluşturmaya ve bu mitleri kitlelerin pasifizasyonunda kullanmaya çalışmaktadırlar. Yarı ilah sayılabilecek bu tür mitlerin ortaya çıkmasını sağlayacak bir sunuluş çerçevesinden kesinlikle kaçınmak zorundayız.

"Müziğin üç ana unsurunun "müslümanca" değerlendirilmesinin ne şekilde olabileceği" sorusuna vermeye çalıştığımız cevaplardan sonra yazımızın son kısmında mevcut durumun genel bir değerlendirmesini yapmak istiyoruz. Müzik konusu geçtiğimiz günlerde basın yayın organlarında yer alan "Yeşil Pop" tartışmaları ile yoğun bir şekilde gündeme geldi. İslami kesime hitap eden bir gazetede ortaya atılan bu tanım değişik çevrelerde değişik tepkilere neden oldu. "Yeşil Pop" olarak değerlendirilen müzik türünü icra eden kişilerin büyük çoğunluğu bu tanıma şiddetle karşı çıkarken laik medyanın ve bir kısım müslüman "entellektüel"in yeşil pop ifadesini "keyifle" kullandığı gözlendi.

Laik medya bu tanımı bir yandan küçümseme amacıyla kullanırken, bir yandan da örtülü olarak "bakın işte siz de bizim kültürümüze entegre oluyorsunuz, aramıza hoş geldiniz" mesajını veriyordu.

Yeşil pop tanımını benimseyen ve o tür müziğe karşı olduğunu ifade eden bir yazarımızın müzik konusundaki ilginç" görüşlerini de bu vesile ile öğrenmiş olduk. Yazarımız "İslami bir içeriğe 'seküler' bir form giydirilemez, sonuçta form içeriği değiştirir, kendine benzetir"1 demekteydi. Bir müzik formunun nasıl "seküler" olabileceğini aynı yazarımızın bir televizyon kanalında yaptığı müzik sohbetinde öğrenme şansına eriştik. Söz konusu yazarımız, olaya sosyolojik açıdan değil, "ontolojik ve felsefi" açıdan yaklaşarak, Pythagoras'a (M. Ö. 580-500)2 kadar giden "kadim gelenek" içinde çok sesliliğin "seküler", tek sesliliğin ise "tevhidi" bir anlam taşıdığını dile getirdi. Pythagoras'a göre müziğin "çokluk'tan "tek"e giden matematiksel bir yapı olduğunu, sufizm geleneğinde de melodik yapının, buna uygun bir şekilde 'tevhidi ve dini karakterli olacak şekilde" tek sesli inşa edildiğini ve "çok sesli" bir şekilde yapılandırılmış olan melodik formların "seküler" bir yapıya sahip olduğunu ifade eden yazarımızın, yeşil pop adı verilen, çok sayıda enstrümanın kullanıldığı "çok sesli" çalışmalara niçin karşı çıktığını bu şekilde anlamış olduk.

Sivil toplum projeleriyle, "çok sesliliği" savunan yazarımızın, müzik alanında çok sesliliğe karşı çıkarak 'tevhidi" bir yaklaşım olarak nitelendirdiği "tek sesliliği" benimsemesi, kanatimizce hayli ilginç bir görünüm oluşturmaktaydı.

Yazımızın ilk bölümlerinde de ifade ettiğimiz gibi, melodik açıdan dini müzik, seküler müzik ayrımını anlamlı bulmamaktayız. Hiçbir melodik yapıya veya müzik aletine kutsallık atfedilemiyeceği düşüncesindeyiz. Müslümanlar yaptıkları müziği "seküler bir melodik forma sahip olup olmadığı" açısından değil, "müslümanca" bir yaşam tarzını destekleyip desteklemediği açısından sorgulamalıdırlar. Bizce önemli olan bir müzik türünün, hangi yaşam biçimine ait olduğu, hangi yaşam biçimini desteklediğidir. Tek sesli, "tevhidi melodik forma" sahip olan bir müzik türü pekala, gayri İslami bir yaşam biçimini destekler mahiyette de olabilir.

"Bir müzik türünün hangi yaşam biçimini desteklediği" noktasında, melodik yapı ve sunuluş çerçevesi en az sözel içerik kadar önem taşımaktadır. Günümüz şartlarında melodik yapı ve müziğin sunuluş çerçevesi, müslümanların yaptığı müziğin gayri İslami bir yaşam biçimi olan "popüler kültür"e entegre olma tehlikesi açısından gitgide daha fazla önem kazanmaktadır. Hızlı yaşam tarzına uyum sağlayan hızlı müzikler, kişilerin ve imajların ön plana çıktığı konserler ve kolayca tüketilen kasetler gitgide büyüyen bu tehlikenin somut işaretleri sayılabilirler.

" 'Popüler Kültür' sermaye birikimini hızlandırmak ve kâr marjını arttırmak gayesiyle yaygınlaştırman kültürdür. İslami talepler işte bu popüler kültürün küpüne daldırıldığında ister istemez sermayenin iç işleyiş kurallarına uygunluk arz etmek zorunluluğuyla yüzyüze geliyor; kendi özgün formunu sunma cehdini terk ediyor."3

İsmet Özel'den alıntıladığımız bu paragraf -müzik olgusu açısından- içinde bulunduğumuz durumu net bir şekilde tasvir etmekte. "Ortaya koyduğumuz, paylaştığımız, kendimizi ifade edebileceğimiz bir dil haline getirmeye çalıştığımız müziğimizi, popüler kültürün küpüne daldırılmaktan nasıl koruyabiliriz?" sorusunun cevabını bulmaya çalışmanın sadece, bu alanda bilfiil çalışan arkadaşlarımıza ait bir yükümlülük olmadığı düşüncesindeyiz. İslam dinini yaşamı tümüyle kuşatan ilahi bir sistem olarak gören bütün müslümanların bu konuya duyarsız kalmamaları gerektiğine inanıyoruz.

Duyarlılıklarımızın olgunlaşması ve birleşmesi dileğiyle...

 

Dipnotlar:

1-Ali Bulaç, 25 Mayıs 1995, Yeni Şafak

2-Pythagoras hakkında geniş bilgi için bkz. Yalçın Çetinkaya, İhvan-ı Safa'da Müzik Düşüncesi", s. 44, İnsan Yay. 1995, İstanbul.

3-İsmet Özel, "Popüler Kültürün Küpü, Sağcılığın Tüpü", 7 Mayıs 1995, Yeni Şafak

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 53 - Ağustos 95

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları