Toplumsal Gerçekliğimiz

Hamza Türkmen

İnsanı vahiy toplumunun üyesi yapan veya bu misyonun nüvesini oluşturmaya sevk eden saik, kulluk bilincidir. Zira bu bilinç, iyiliği emredip kötülükten men edecek veya cihadı bütün üniteleriyle kuşanacak toplumsal şahitlik olayını gerekli kılmaktadır. Kulluk bilinci, kişinin, yaratılış yasalarını kavraması ve vahiy karşıtı çevre-bağımlı faktörler karşısında özgürleşmesidir. Gerçek özgürlüğe ulaşma sorunu, yaşamın içinde zihinsel ve pratik bir durumdur. Vahiy karşıtı çevre-bağımlı faktörlere boyun büken kişi ve toplumlar özgürlüklerini yitirirler; fıtratlarından koparlar. Düşünce ve eylemlerinde Kur'an nasslarını temel belirleyici konuma getiremeyen bireysel ve toplumsal çabaların da tevhid ve adaletin özgürleştirici atmosferini yakalamaları mümkün olamaz.

Tüm toplumsal ilişkilerin iktidarını kuşatacak ve yaratılış yasalarıyla toplumsal gerçekliğin uyumunu sağlayacak olan vahiy toplumunu hedeflemek tabii ki ideal olandır. Ancak İslam bu ideale yürüyüşün bütün safihalarında realize edilmesi gereken bir yaşam biçimidir. "Müslüman" olma ayrıcalığına sahip olan kişi, doğuştan hangi coğrafi veya kavmi toplumun bağlısı olursa olsun, ilk olarak kendi kimliğinin misyonunu öncelemeli ve ayrıştırmalıdır. Çünkü tevhidi kimliklerinden uzaklaşarak özgürlüklerini kaybetmiş toplumlardan ayrışıp tevhidi ilkelere şahidlik yapacak bir ümmet nüvesi ve kimlik oluşturmadan, o toplumların ıslah edilmesinin ve o toplumlara egemen olan küfür ve sömürü sistemleri karşısında alternatif bir duruşun ve çözüm üretilmesinin oluru yoktur.

Uzun bir dönemdir İslam dünyasındaki toplulukların kollektif bilinçlerinde tevhidi kimlik erimiş ve Kur'an törensel bir kıymet seviyesine indirgenmiştir. İslam ümmeti süreç içinde zindeliğini yitirmiş ve bilincini bulandırmış, İslam coğrafyasındaki kitleler kendilerine nisbet ettikleri sıfatların içeriklerinden yoksullaşmalardır. Artık vahiy eksenli ümmetten değil, taşınan bazı ortak kelime ve değerlerden ötürü sosyolojik olarak "Müslüman Topluluklar"dan bahsetme durumuna gelinmiştir. İslama sahip çıkma duygusunu törensel ibadetlerde ve bazı alışkanlıklarında yaşatan ümmetin bozulmuş ve parçalanmış bu hali ıslah edilip özgürleştirilmeli; müslüman topluluklar üzerindeki egemen sistemlerin çözücü, sömürücü, entegre edici kafir veya münafık iktidarlarına karşı tevhidi mücadele çizgisi yükseltilmelidir.

Artık İslam coğrafyasında herkes coğrafi veya kavmi özelliklerin belirleyici hale getirildiği bir toplumda doğmaktadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırma bilinciyle oluşturulacak muvahhid bir ümmet, kendi misyonunu ulusal sınırlarla daraltmaz; ama vahiy dışı sistemlerin belirlediği coğrafi veya ulus toplumların bir parçası olma realitesini de görür.

Kur'an eksenli her zihinsel arınma çabasının sosyal, siyasi ve ekonomik bir boyutu olmalıdır. Zira Kur'an için bilgi; inanç ve amel bütünlüğünü oluşturduğu ve yaşamlaştırıldığı oranda değerlidir. Vahyi bilgi yeterliliğiyle kulluk bilincine ulaşan herkesin hedefi, parçası olduğu ve İslamı yaşamayan toplumdan kimliğini ayrıştırması ve yeni bir toplumsal yapılanma içine girmesidir. Bu yapılanma, parçası olunan toplumun dönüştürülmesiyle ulaşılacak olan ümmet hedefinin lokomotifi durumundadır.

Kur'ani mesajı yüklenen bir yapının kendini parçası olduğu toplumdan kimlik olarak ayrıştırması ve tebası olduğu sistemden uzaklaşması veya kopması elzemdir. Düşünce ve inanç birliği yapmış olan bir ümmet nüvesi Kur'an'ın istikametini gösterdiği eğitimsel ve siyasal bir mücadelenin taşıyıcısı olmalıdır. Yeniden ihyası düşünülen ümmet hedefinin bu çekirdek nüvesi; hem bir mektep, hem de siyasi bir hareket olmak durumundadır. Bu nüve eğitimsel bir mücadelenin taşıyıcısıdır; çünkü toplum içinde ehil ve temiz insan unsurunu bilinçlendirerek toplumu eğitecek ve örnek alınacak sosyal ve zihinsel bir gücü oluşturmaya çalışır. Yine bu nüve siyasi bir mücadelenin taşıyıcısıdır; çünkü vahiy dışı egemenlik ilişkilerinin toplumsal yapıdaki rolünü tasfiye edecek ve halkı ıslah edecek köklü bir inkılabı amaçlar.

Bu konuda sık sık gündeme gelen "halka inmek" söylemi ile halkı dışlamak tavrı arasında olumsuz bir ilişki vardır. İki halde de toplum gerçeği üzerinde ciddi bir değerlendirme söz konusu değildir. İslam ezilenden, mahrumdan, yoksuldan yanadır; ama bu eğilim bir halk, sınıf veya zümre meddahlığı anlamına gelmemelidir. Bağlısı olduğu toplumdan Tevhidi kimliği ile ayrışan İslami mücadele kadrolarının, İslam ümmeti olma bilincini yitirmiş bir toplumla veya o toplumun değişik tabakalarıyla ilgilenmesi, mesajını ve kimliğini "halka inme" söylemiyle halkla eşitlemesi anlamına gelmez. Bilakis cahili değerlerden arınamamış ve egemen şirk sistemlerinin ilişki çemberiyle kuşatılmış toplum kesimlerinin bilgi ve algılama seviyesini yükseltmesi anlamına gelir.

Öte yandan toplumdaki düşünsel ve yapısal bozulmayı ıslah etme amacının sabra ve istikrara dayalı uzun soluklu mücadelesini taşıyacak olgunluğa ve tahammül gücüne ulaşamayanların iki tepkisel tavrı temayüz etmektedir. Şirke karşı oluşun merkezi noktasına topluma egemen olan tağuti güçler oturtulacağına, toplum oturtturulmakta ve bu stratejik yanlış tekfir mantığı içinde toplumla var olması gereken ilişkileri koparmaktadır. Öte yandan bu tavrı eleştirenler ilgilerini egemenlerin otoritesine yöneltirlerken, bu sefer de toplumun cahili unsurlardan arındırılması yükümlülüğünü unutmakta, hatta kazanım veya halka inmek adına toplumdaki hastalıklı İslami kimlik, sorgulanmadan içselleştirilme kolaycılığına sapılmaktadır. İşte tüm iyi niyetli çabalara rağmen tevhid ve adaletin özgürleştirici atmosferine ulaşmayı engelleyen olumsuzluklar, bu tür yetersizliklerden veya sapmalardan kaynaklanmaktadır.

İslami mücadele misyonunu üstlenecek olan bir ümmet nüvesi, doğal üyesi olduğu ve değiştirmek istediği toplumu en az o topluma hakim olan egemenlik ilişkilerini kavrama zorunluluğu kadar iyi tanımalı; dinamiklerini, eğilimlerini ve unsurlarını doğru analiz etmelidir.

Özellikle 18. ve 19. yüzyıldan sonra hastalıklı ümmet mirası tamamen dağılmış, müslüman kitleler ulusal veya yapay sınırlarla oluşturulan ve İslam ülkeleri denilen yeni coğrafi bölgelerin tutsağı olmuştur, İslam ülkeleri denilen bu bölgelerde, sömürgeciler ve işbirlikçilerinin egemen politikaları doğrultusunda ulusal kimliğin veya coğrafî sınırların dayatılmasıyla birbirinden kopartılan ve iç farklılaşmalara uğratılan toplumlar oluşturulmaya çalışılmıştır. Sömürgeciler ümmet fikrini bir ideal olarak taşıyan Müslüman topluluklar dışında, bu yeni toplum biçimini kurumlaştırmakta oldukça başarılı olmuşlardır. Bu bağlamda İslam coğrafyasındaki toplumsal yapılarla bu yapıya egemen olan sistemler arasında birbirini besleyen güçlü bir iletişim kurulmuştur.

Egemen sistemlerin iktidar aracı olan ulus devletler, laiklik ve İslam düşmanlığı üzerine bina edilirken; şehylik ve krallık statüsüyle bağımlılaştırılan yeni oluşumlar ise münafıklığın zihni ve ameli tasallutuyla kuşatılmışlardır. İslam coğrafyasında sömürgeciliğin oluşumuna ön ayak olunan her iki egemen yapılanma biçiminin de amacı, tebalarına aldıkları toplulukları Batılı yaşam biçiminin tüketicileri yapmaktı. Artık Türkiye'de, Mısır'da, Pakistan'da veya Tunus'ta oluşturulan, toplumsal yapılar, modernleşmenin bir getirişi olarak daha mozaik kategorilere ayrışmışlar; ümmet özlemini taşıyan müslüman topluluklar bu kategorinin sadece bir parçası olmuşlardır. Artık müslüman kitleler kendi cahili ataletlerinden çok daha yakıcı olan Batı cahiliyesinin kuşatması altına girmişlerdir. Bu yeni toplum yapısında muvahhid yönelimlerin yeniliği ve sınırlılığı yanında gelenekçi, uzlaşmacı dini eğilimlerin önemli bir ağırlığı vardır. Ancak sistemin hoşgörüsü ve desteği ile oluşan laik, ulusçu, batıcı kategoriler tüm köksüzlüklerine rağmen ağırlıklarını hissettirirken; zengin ve fakir zümrelerin ayrışımı modernizmin yapısal bir sorunu olarak toplumda kimlik oluşturan sınıfsal kategorilere dönüşmektedir. Tevhidi kimliklerini tarihi süreç içinde yitiren bu yeni toplumların kollektif bilinçleri yeniden ümmet olma arzusundan uzaktır. Kur'an'dan oldukça uzak kalışlarına rağmen bu toplumların önemli bir kategorisini oluşturan müslüman kesim bu arzuyu taşımaktadır; ama toplumun geneli Kur'ani mesajla ciddi olarak muhataplaşmamıştır.

Dolayısıyla özellikle İslam coğrafyası içinde yeni oluşturulmuş toplumların zorunlu parçası olarak bulunan muvahhid yapılanmaların toplumlarına karşı görevleri belirlidir: Yaşadıkları bölgeye egemen olan sistemlerin tüm engellerine rağmen, toplumlarını Kur'ani mesajla uyarmak, bilgilendirmek ve cahili değerlerin fıtrata aykırılıklarını göstermek. Hastalıklı ümmet mirası üzerinde oluşturulmuş bu toplumların, kendilerine aşılanan tüm şeytani değerlere rağmen hala muvahhid müslümanların taşımaya çalıştıkları bazı kelimeleri şekil olarak da olsa zihinlerinden silmemeleri önemli bir imkandır. Zaten iki asırdır Batılı efendilerin büyük ölçüde kendilerine benzettikleri toplumsal kesimlere hala yeteri kadar güvenememelerinin temelinde de İslami değerlerin izlerinin zihinlerde elan yaşamakta oluşudur. Kur'an mesajını yüklenmiş oluşumların içinde yaşadıkları toplumda birçok benzer duyarlılıkları paylaştıkları ilk muhatapları, tevhidi zindeliklerini tekrar kuşanmaları için uygun üslup ve yöntemlerle ikna edilebilecek müslüman topluluklardır. Öncelikle İslami duyarlılıklarını koruyan kesimi, geleneğin muharref değerlerinden arındırmak kadar; modernizmin aldatıcılığı ve münafık değerler tuzağının karmaşasından da uzaklaştırmak gerekir.

İnsanların ve toplumların gelecekleri kendi ellerindedir. Allah talep edeni doğru yola ulaştırır; azanlara ve dünyayı isteyenlere ise azabını hazırlamıştır. Bu ikilem Rabbimizin yasasıdır.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 38 - Mayıs 94

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları