Türk Aydını İslam'a Neden Karşı?

Türk Aydını İslam'a Neden Karşı?
Ömer Şevki Hotar

Zaman zaman gündeme getirilen bu sorunun cevabı, kendi içinde taşıdığı çelişkide gizlidir. İslam'a karşı olan 'aydın' olur mu? Veya aydın biri İslam'a karşı olabilir mi? Aydın kimdir? gibi sorularla bu çelişkiyi tesbit edebilirsek, cevaba da yaklaşmış oluruz.

Açık olarak tanımı yapılmamış kavramlardan biri de 'aydın' sözcüğüdür.

Yaygın anlamıyla; öğrenimi, görgüsü, bilgisi olan kimseye 'aydın' deniyor. Hele bir de, viski kadehi tutmayı, fular bağlamayı, pipo içmeyi, toplum içinde kadınlara kompliman yapmayı beceriyor ise, böyle biri aydın sayılmakla kalmaz, apaydın olarak tanınır.

Fakat bu tanıma uyan nice insan tanıyorum ki, öğrendiklerine tek kelime ilave edemeden, en küçük özgün bir yorum katamadan aktaran bir papağandan, bir teypten farklı değil. Böyle olunca da, yukarıdaki tanım ikna edici olmaktan çıkıyor.

Bence 'aydın', çevresinde olup biten olayları ve hayatı doğru teşhis edebilen insandır öğrenen, bilgi sahibi olan, fakat aynı zamanda fikir üreten, yorum yapabilendir. Birtakım ansiklopedik veya teknik bilgilere sahip olmanın 'aydın' olmakla bir alakası yoktur.

Aydın insanın önemli bir hususiyeti de; bilgilerinin, kavrayışlarının, yorumlarının hayatına aksediyor, çevresine ışık saçıyor olmasıdır. İşe yaramayan bilgi birikimine sahip olanlar, Kur'an'ın ifadesiyle "Kitap yüklü eşekler..." ya da "giydirilmiş odunlar.,." gibidirler.

Aydın insan, en temel konulardan başlamak üzere, eşya ve hayatla ilgili tutarlı tesbitleri olan insandır. Evren ve içindekiler hakkında mantıklı izahlar getireceği yerde, kâinattaki müthiş nizamı kor bir tesadüfe bağlayacak kadar alık birini nasıl 'aydın' sayacağız? Bu en basit idrakten yoksun biri, aydın değil, zulmetin en koyusu içindedir. Bu konudaki bütün problemleri çözecek nitelikteki şu ayet son derece sarihtir: "Yahut (kâfirlerin hali) engin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz) ki, üstünü bir dalga örtüyor, onun üstünden bir dalga, onun üstünden de bir bulut. BİRBİRİ ÜSTÜNE YIĞILMIŞ KARANLIKLAR, elini çıkarsa neredeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nur vermedikten sonra, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur" (24/40).

Evet, hayatın ve ölümün yaratıcısını akl edemeyen biri aydın olamaz.

Buradan hareketle 'aydın' olmanın ilk ve vazgeçilmez şartı müslüman olmaktır diyebiliriz. Hatta ben, sadece adı-sanı bilinen üç-beş müslümanı da değil, İslam'ı bilinçle (Atadan tevarüs yoluyla olmaksızın) tastık eden her mü'mini aydın saymak gerekir diye düşünüyorum. Aklını kullanarak iman eden en mütevazı bir mü'minin -mesela bir çobanın- metropolde yaşayan ve çalımından geçilmeyen ünlü nice yazar-çizerden daha aydın olabileceğine bütün kalbimle inanıyorum. Evet, her müslüman hayatın ve ölümün izahını yapmak gibi, gâvurların apışıp kaldığı temel konularda aydınlanmış insandır. Bu esas konuya oranla, hayattaki diğer bütün konular teferruattır. Ve detaya ait hiç bir kültür birikimi gâvur birini, müslüman insan kadar aydın yapamaz. Çünkü, aklı gereği gibi kullanarak, disiplinli bir tefekkürden geçmeden iman ve itminan mümkün değildir. Bu zihni yetkinliği göstererek İslam'a ulaşan insan Kur'an gibi aydınlatıcı bir nur'a sahiptir, insanın kendisiyle, İnsanın Rabbiyle, insanın İnsanla, insanın toplumla olan ilişkileri konusunda problemlerini halletmiştir. Elindeki nur ile aydınlanan bir insanla zulmet içindeki münkir insan bir olur mu?

"Onların hali tıpkı şuna benzer ki, (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler" (2/17).

"Ya da gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşekler bulunan bir yağmurla tutulmuş biri) gibidirler] Yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar; oysa Allah inkarcıları tamamen kuşatmıştır.

Şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek. Önlerini aydınlattı mı onun ışığında yürürler, üzerlerine karanlık çökünce dikilir kalırlar" (2/19-20).

Dizi dizi diplomaları olan, bir veya birkaç lisan bilen, adının önünde koca koca unvanları bulunan biriyle (aydın olmak bakımından) bir müslümanı sırf müslüman diye kıyas etmeyi, abartılı, duygusal ve haksız bulanlar olabilir...

Asla abartmıyorum... Aydın denilen nice insanın en ayan beyan konulardaki idraksizliğini görüyor, şaşkınlığa düşüyorum. Ve yine sokakta seyyar satıcılık yapan sade bir müslümanın açık ufku ve olayları değerlendirmedeki tutarlılığı aynı oranda şaşırtıcıdır.

Bugün hâlâ Bosna'da, Çeçenistan'da, Filistin'de olup bitenlerin din ile alakası olmadığını söyleyenler 'Türk aydınları' değil mi? Üstelik adamlar "Avrupa'nın ortasında İslam ülkesi islemeyiz... Bizim yaptığımız yeni bir haçlı seferidir" diyerek itirafta bulunurken...

Peki bu neden böyle oluyor? Yani Türk aydını' düzeyinde eğitim ve malumat sahibi olmayan biri, mesela Bosna konusunda ya da Türkiye'nin AT'ye alınmaması konusunda neden daha sağlıklı tesbitler yapabiliyor? Müslüman, bir olayı değerlendirirken, daha ilk adımda Kur'an gibi şaşmaz bir kriterle işe başlıyor. Mesela hristiyan ve yahudilerin müslümanlarla katiyyen dost almayacakları, müslümanlara sürekli tuzak kuracakları, kinlerinin ağızlarından taştığı, sinelerinde sakladıklarının ise daha büyük olduğu şeklinde kesin bilgilere sahipler. Oysa Kur'an'dan bîhaber 'Türk aydını' bu sonuca deneme yanılma yoluyla -belki- ulaşabilir.

Aydın olmanın bir başka şartı da, ince bir anlayış ve basiret sahibi olmaktır ki, bu da ancak müslümana has bir özelliktir.

"Ey iman edenler, Allah'dan ittika ederseniz, O size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir..." (8/29)

Şimdi "Türk aydını (!) İslam'a neden karşı?" diye yeniden sorarsak... Türk aydını' denen İnsan, aydın değil de ondan diyerek cevap verebiliriz.

Aydın biri mahiyetini bilmediği bir şeye karşı çıkar mı? İslam'ı bilmedikleri ortada. Bir miting esnasında taşınan pankarttaki cümlenin altında Şura-39 notunu gören Türk aydını' (!) müslümanlara ait gizli örgütün aldığı "39. Şura Kararı" diye yorumlayacak kadar İslam'dan habersiz. Dergilerinde "Bu yıl Kurban Bayramı Hac mevsimine denk geldi" diyecek kadar cahili olduğu bir konuda söz söylemek veya bu kadar bilgisiz olduğu İslam'a karşı çıkmak 'aydın' işi mi? Oysa mahiyeti bilinmeyen bir dine karşı çıkmak da, kabul etmek de budalalıktır.

Bir insanın İslam'a karşı çıkması ancak iki şekilde mümkün olabilir. Ya İslam'ı bilmediği için saldırıyordur ki, bu koyu bir cahilliktir... Ya da işine gelmiyordur, çıkarı engelleniyordun Mesela çalıp çırpmaya, kadın pazarlamaya, uyuşturucu ticareti yapmaya, rüşvet almaya tefecilik yapmaya niyeti var veya kazancı bu yoldan demektir. Yoksa İslam'ın namuslu insan için karşı çıkılacak bir yanı yok. İslam; adil ol, zulmetme, haksız yere adam öldürme, hırsızlık etme, rüşvet alma, kadınları fuhşa zorlama, zina etme, yetim malı yeme, yoksula yardım et, anana babana iyi davran diyorsa, bunlara karşı çıkmak iyi niyetli ve aydın işi olabilir mi?

'Türk aydını' denen ve -gerek cebren, gerekse hile ve desiseyle- bir asra yakın bir süreden beri toplumun başını çekenlerin ilk başta İslam'a gösterdikleri tepki, halk arasında son derece yaygın olan bir dizi hurafeye karşı idi belki... Fakat cehlinin kurbanı olan Türk aydını' bu hurafe yumağının İslam olmadığını fark edemedi.

Evet gerçekten de İslam adına pek çok saçmalık dayatıldı. Pek çok yasaklar, mecburiyetler kondu. Her biri İslami bir hüküm sayılarak sorgulanmadan kabul gördü. Gülmek, müzik dinlemek, kadın sesi, ayakta su içmek, kıbleye karşı helaya gitmek gibi sayısız haramlar türetilirken... Sarık sarmak, cübbe ve şalvar giyerek Hacivat kılığıyla dolaşmak, sadece çarşafla örtünmek dinden sayıldı.

Allah ile kul arasında tavassut eden şeyh, veli, ermiş adıyla anılan ve Allah yanında itibarlı, nazlı, hatırı sayılır sözü dinlenir şefaatçılar var sayarak, Mekke müşrikleriyle tıpatıp aynı itikadı paylaşan kitleler türedi. Eşine, hristiyanlıkta bile rastlanmayan bir ruhban sınıf türedi. Bir çok üç kağıtçı adam, şeyh namıyla din tacirliği yapar oldu. Karacahil softa, dinin temsilcisi sayıldı. Endülüjans anlayışı İslami bir kılıfa bürünerek; insanların cennete gidebilmeleri ancak din taciri ham softa bir şeyhin eteğine yapışmakla mümkün olur inancı yaygınlaştı.

İslam adına söylenen her sözün ve yapılması istenen her amelin mutlak surette Kur'an'dan ve sıhhati kesin sünnetten bir dayanağının bulunması mecburiyeti ihmal edildi. Her helalin önünü kesmenin bir harama kapı açacağı düşünülmedi.

İşte bu sebeplerle piyasada arz-ı endam eden bu saçma dine 'Türk aydını'nın karşı çıkması haklı sanılabilir... Fakat karşı çıkılan bu dinin İslam olmadığının ayrımına varmak, aydın olmanın bir gereğiydi. Bu güruhun İslam'a karşı çıkışları bu nedenlerden olsa yine de bir onurdan ve seviyeden bahsetmek mümkün olabilirdi belki... Oysa 'Türk aydını', engizisyon zulmüne haklı bir itirazda bulunan Avrupalıyı sırf taklit edebilmek için İslam gibi bir nimeti tepmek düşüncesizliğini gösterdi ve hâlâ göstermektedir. Gerçi öyle görünüyor ki, nesli tükenmekte olan Türk aydını'nın yerini hızla, dininin ve dünyasının farkına varan mü'minler, yani aydınlar almaktadır. Bu fevc fevc akış sevinç veriyor.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 63 - Haziran 96

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler