Türk Yahudi Toplumunda Kültürel Asimilasyonun Boyutu

Macide Göç Türkmen

Geçtiğimiz günlerde İstanbul'da haftalık Şalom gazetesi tarafından Türk Musevi Cemaati'ne dönük ilginç bir panel gerçekleştirildi. Panelin konusu "Türk Yahudi Toplumunda Kültürel Asimilasyonun Boyutu" başlığını taşıyordu.

Özellikle Türkiye Yahudi Cemaati'nin İspanya'dan Osmanlı topraklarına getirilişlerinin 500. Yıl Kutlamaları'yla kendi kimliklerini ve cemaatlerini İsrail ve Türkiye devlet adamlarının destekleri ile de vurgulu bir şekilde gündeme getirmiş olmaları Türkiye Musevi Cemaatı arasında önemli bir hareketliliği oluşturdu. Aslında dikkat edildiğinde bu hareketlilik bir tarihi olayın gündeme getirilmesinden ziyade, bu olayın bahane edilerek Türkiye-İsrail arasında geliştirilen ilişkilerde komisyonculuk yapacak yerli bir zümreyi dinamize etme girişimlerinden kaynaklanıyordu. İsrail'le kurulan ilişkilerin İslam karşıtı ve emperyalist boyutu, bu ilişkileri içerde yürütebilmek için tabii ki bu tür bağlantılara yatkın ve İsrail'e de güven aşılayan bir aracı zümreye dayanmayı gerektiriyordu.

İsrail'in öncelikle tercih edeceği ve T.C. rejiminin de imtiyazlarla donattığı bu aracı zümre, bugünkü konjöktürel şartların getirisiyle de Osmanlı döneminin Tanzimat sonrasında kazandığı ayrıcalıklara yeniden kavuşmanın coşkusunu yaşamaktadır. Ancak bu zümrenin Cumhuriyet tarihinin Türkçü politikaları karşısında ve 2. Dünya savaşının etkisiyle diğer cemaatler ve yerleşik halk kadar olmasa da bazı sıkıntılarla karşılaştığı olmuştu. İşte Yeni Dünya Düzeni'nin amaçlarına entegre edilen ve dolayısıyla bölgede İsrail'in işbirlikçilisi konumuna itilen Türkiye egemen rejiminin kendilerine yeni imkanlar bahşettiği Türk Musevi Cemaati, yeni imtiyazlı konumlarının tadını T.C. rejimince kendilerine dayatılan bazı sıkıntıları tartışıp, kendi öz güçlerinin sağlamasını yaparak çıkartıyor.

İşte Şalom gazetesinin bu amaçla düzenlediğini düşündüğümüz "Türk Yahudi Toplumunda Kültürel Asimilasyonun Boyutu" konulu panelde konuşan Yahudi Camiasının önde gelen bireylerinin görüşlerini size özet olarak aktarıyoruz. Bu görüşlerden Türkiye'deki uluslararası sermaye şirketlerinin ve İsrail'in aktif olarak acentalığına soyunan Türkiye Yahudi Cemaatinin yapısal ve kültürel gücünü ve imkanlarını kavramak mümkün.

YUDA YÜRÜM: Mazur görürseniz ben "Türk Musevi Toplumu" yerine "Türkiyeli Musevi Toplumu" demeyi tercih ederim. Şimdi asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıyayız, işte bu konuyu irdelemek gerek.

Aslına bakarsanız, bir takım fen yasalarıyla, toplum işleyiş mekanizmasını izah etmekte de çok yararlı oluyor. Bizim, kimyada çok kullandığımız yasalardan biri de osmoz yasasıdır. Yani, yarı geçirgen bir zarın bir tarafında çok büyük bir konsantrasyon varsa, içteki daha küçük konsantrasyondaki sıvıya, bu dıştaki sıvı bir yerde geçer. Bunu hiçbir şekilde engelleyemezsiniz. Ancak içteki malzemenin etrafında geçirgen olmayan bir zar bulunması gerek. Eğer bunu yaşamımıza transfer edecek olursak: dıştaki sıvı, bulunduğumuz toplumdaki faaliyetler, sosyal etkinlikler, yani dış toplumun, çoğunluk toplumun bizim üzerimizdeki etkisi, içteki sıvı ise biz yani azınlık toplum...

Zaten biz 1492'den beri bu toplum içerisindeyiz ve 500 yıllık bir zaman süreci içinde onunla ister istemez belli bir kültürel alışverişte bulunmuşuzdur. Yaşam biçimimiz etkilenmiştir. 1492'deki Yahudi toplumuyla dil, gelenek, görenek, yaşam hatta düşünce biçimi açısından özdeş değilsek, bu, yalnız geçen asırlardan dolayı değil aynı zamanda çoğunluk toplumla olan bu alışverişten ve üzerimizdeki etkisinden kaynaklanıyor.

Çoğunluk toplumun etkilerini minimuma indirmek için bir çare, mutlak suretle dini eğilimdir. Evinizde ve dışarıda hayata saygı göstermek, kaşenıta bakmak vs. Bunu söyleyen ben, itiraf etmeliyim ki çok dindar değilim (Her ne kadar birkaç kuşak öncesine kadar çok dindar bir ailenin mensubuysam da); nedeni de ya da nedenlerinden biride, Ankara gibi Yahudi olanların sayısı çok az olduğu bir şehirde yaşamam...

Fakat her şeye rağmen ısrarla söylüyorum, eğer dış toplum içinde tamamen eriyerek kimliğimizi yitirmek istemiyorsak mutlaka ve mutlaka dini vecibelerimizi. En azından kısmen yerine getirmeliyiz. Gerekli önlemler alınmazsa, durum vahimleşir; birkaç sayı önce, gazetenizin köşe yazılarının birinde İngiltere'de asimilasyonun boyutlarının korkunç olduğunu, her sene iki yüz bin kişinin asimilasyona uğradığı bildiriliyordu. Bence Türkiye'de durum giderek böyle olacak. Başka neler yapılabilir bilmiyorum.

ALBER BİLEN: Efendim ben biraz farklı düşünüyorum. Çok sevdiğim ve takdir ettiğim meslektaşım Yuda Yürüm'ün fikirlerinden bu konuda epey ayrılıyorum. Evet, bir asimilasyon sürecinde olduğumuz kanısındayım. Bu sürecin neresindeyiz? Bunu bu akşamki panel belki biraz tespit edecek. Her halükarda bu süreç yaşanıyor ama ben bundan endişe duymuyorum.

Cumhuriyetin ilanıyla milliyetçi hisler daha çok ortaya çıktı, daha bir yoğunlaştı. Sokağa çıkıp da hakikaten bağıra çağıra bilhassa bazı yerlerde, Türkçe'den başka bir lisanın konuşulması insanın tuhafına giderdi. Bir Müslüman Türk'ün böyle bir durum karşısında içinde bir isyan hissi uyanması bence çok doğaldı; bunu normal karşılamak gerek.

Ama Cumhuriyet öncesi dönemlerde Yahudilerin tutumunu da anlamak gerek. Selanik, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerde Türkçe dersi yok. Rahmetli annem 'Alliance' mektebinde okudu, Türkçe dersi görmedi. Fakat ondan sonra Cumhuriyetin ilanıyla ve seneler ilerledikçe, Milli Eğitim programları okullara girdi ve artık Musevi Lisesinde olsun, yabancı okullar da olsun Türkçe dersi zorunlu kılındı. O zaman artık Musevi ailelerinde Türkçe'yi konuşmamak ya da kırık dökük konuşmak bir alay konusu, neredeyse bir ayıp sayılır oldu. Böyle konuşan insanların savunmaları da, 'ne yapalım, bu dili bize öğreten olmadı!' idi.

İşte o zaman ailelere 'asimilasyon' kelimesi girer oldu: 'Bizim artık biraz asimile olmamız gerekli' şeklinde. Yani çoğunluk toplumla daha çok ilişki kurma, yakınlaşma isteği baş gösterdi. Cumhuriyetten sonra sayısı 100.000'nin üstünde Musevi toplumu, Türkçe öğreniyor, Türk okuluna gidiyor, bir kültür alışverişinde bulunuyor, katkıda bulunuyor... Ama bunun yanı sıra Varlık Vergisi gelip çatıyor, İsrail Devleti kuruluyor ve bu toplumun mevcudu göçler sayesinde 100.000'inin çok altına düşüyor. İşte o zaman bir korku, 'asimile olma', 'erime', 'yok olma' korkusu başlıyor. Kültürünü koruma isteği canlanıyor. Kültür diyoruz! Kültürü layikiyle tarif eden olmamıştır bence. Edouard Herriot'un tarifini severim ben 'Kültür her şeyini kaybettiğin zaman geriye kalandır!' Bence kültür iki esas noktadan oluşur. Biri doğuştan miras gelen birikimler, beklentiler, hasretler... diğeri sonradan edinilen bilgiler ve deneyimler. Bunları içinde özümleyen ve birleştiren insan gerçekten kültürlü insandır.

Türk Musevi toplumunu ele alalım: Doğuştan kendilerine verilen dinsel, geleneksel, göreneksel bir birikim var. Bu birikim o kadar zayıf mı, o kadar çabuk kaybolmaya mahkum mu ki böyle endişeye düşüyoruz! Öbür taraftan bizim bugün yaşadığımız dünyada, müthiş değişimler var. İletişimde özellikle... Ve bu müthiş değişimler, ilerleyişler, gelişmeler toplumları birbirlerine giderek yaklaştırıyor. Şu dönem içinde azınlık olarak yaşadığımız çoğunluk topluma muhakkak ki bir katkımız olacak. İşte örnekleri ortada: Edebiyatçılar, yazarlar, tiyatrocular, akademisyenler yetişiyor günümüz Türk Musevi toplumu içinden... Bu eskiden olamazdı çünkü daha önce belirttiğim gibi ne Museviler bu içe dönüklükten kurtulmayı pek istemezlerdi ne de çoğunluk toplum onları kabul etmezdi. Yani ortam müsait değildi. Şimdi teknolojinin ilerlemesi ortamı müsait kıldı. Tabii ki bu da kendi kültürümüzün artmasına yol açtı. Ne kadar içe dönük yaşarsanız o denli kültürel bir zaaf içinde olursunuz. Bu itibarla, tekrar ediyorum, endişe içinde değilim. Bu asimilasyon ya da 'entegrasyon' sürecini çok normal ve olumlu görüyorum. Museviler Müslüman Türk toplumuna kültürel katkıda bulunduğunda ve sırasında etkilendiklerinde ben kendimi zararda hissetmiyorum. Museviliğin kendine özgü övünülecek o kadar çok değeri var ki!

MARİO LEVİ: Şimdi biz genel kabul görmüş bir görüşten hareket edecek olursak, böyle bir tehlike Türk Yahudi toplumu için söz konusu mu? İnsan biraz düşündükten sonra ve 500 yıllık yaşantıyı göz önüne getirdikten sonra, özellikle Osmanlı'yı ve Osmanlı'dan çok daha ırkçı olan Türkiye'yi düşündüğünde sonuçta şu çıkıyor ortaya: Hiç bir tarihte asimilasyon hareketleri bu topraklarda bir devlet politikası olmamıştır.

Bence son derece çağdaş bir konuya değinmiş oluyorsunuz. Çünkü bugün asimilasyon konusu sadece Türk Musevileri değil bütün dünya insanlarını ilgilendiriyor. Bütün dünya insanlarının artık, çok değil on yıl kadar önce tartışmayı bile düşünmediği bir konu bu. Ve bence birazcık düşünecek olursak örneğin Avrupa'da esaslı bir paradoks yaşanıyor. Bir yandan Maestricht Anlaşmaları, Avrupa Birliği falan deniyor, öte yandan görüyorsunuz, yeni yeni toplumlar kendi benliklerini öne sürüyorlar. Yugoslavya, Çekoslavakya vs... parçalanıyor. Bir de şunu söylemek gerekiyor; eğer egemen toplumda sistemli bir asimilasyon hareketi var ise bu zorunlu olarak beraberinde azınlık toplumun erimesini getirir mi? Her zaman getirmez çünkü kendi kültürlerini oluşturmuş toplumlar içlerine kapanıp bunu bir çeşit direniş hareketine dönüştürebilirler. Bunun çok esaslı bir örneğini İspanya'da gördük. Franko faşizminin sürdüğü yaklaşık 35 yıl içinde, Katalanlar ve Basklar kendi kültürlerini kullanmamaya zorunlu kılındılar ama ne oldu? Demokrasi hareketi başlayınca hiçbir şeylerini kaybetmemişlerdi. Okulları hemen kuruldu; şimdi ben Alber Bey'e bir konuda yürekten katılıyorum. Özellikle bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor. Bugün Türkiye'de yaşanan, eğer bir değişim söz konusuysa Türk Yahudi toplumunda, bundan çok değil 25-30 yıl öncesine oranla gözle görülür, ciddi bir değişim baş gösteriyorsa ve bu değişim bugün bizim bu paneli yapmamızı gerektiriyorsa burada bir asimilasyon süreci yaşadığımızdan değil, bir entegrasyon olayı yaşandığımızdandır. Bu benim yürekten savunduğum, temenni ettiğim bir oluşumdur çünkü, göstermiştir ki tarih, Museviler bütün dünyada ancak enternasyonalize olmaya başladıkları zaman bugün övündüğümüz birtakım kişileri ortaya çıkarırır. Ve bu anlamda ben emansipasyon hareketinin başını çeken Moses Mendelshon'u Museviliğe çok hizmet etmiş bir kişi olarak görüyorum. Ve bunun gibi kişiler sayesindedir ki biz göğsümüzü kabarta kabarta biz bunca ünlü insanı çıkardık diyebiliyoruz. O zaman azınlık durumunda bulunan Musevilerin (İsrail hariç dünyanın bütün ülkelerinde azınlıktırlar) büyük toplumla olabildiğince fazla ilişki içinde olmaları entegre olmaları, bir kültür alışverişine girmeleri bence onların lehine bir durum. Çünkü, belki bu, sonuçta kimliğin bir şekilde yitirilmesine yol açabilir ama ben kesinlikle bir tehlike olarak görmüyorum. Kaldı ki Yahudiliğin kültürüyle kendini göstermesi her zaman için Yahudiliğin lehine bir durum da yaratabilir. Bu bağlamda çok hatalar yapıldı hiç çekinmeden söylemişimdir ama 500. Yıl Kutlamalarında yapılan en olumlu iş Yahudi toplumunu gündeme getirmek oldu.

Şimdi kendi özelimde, bir yanıt getirebilirim. Ben yazarlığa başladığımda, yazar olmayı düşlediğimde bundan on beş yıl, on yedi yıl önce kendime sürekli olarak, burada bir kimlik söz konusu dedim. Benim iyi ya da kötü edinmiş olduğum bir kimlik! Bu kimliği yazıya dökmek ve o kimlikle Türk edebiyatına girmek. Önemli olan buydu. Ve bugün hakkımda yazılmış olan tüm yazıların birleştiği nokta da şu: Türk edebiyatında Yahudi kimliğini öne çıkaran ilk yazar olmam. Açıkçası, her ne kadar benim yazarlığımın çok ufak bir parçası ise de bana övünç veriyor. Sonuçta buraya geliyoruz: Asimile olmamak için kendi içimize kapanalım denmiyor belki ama olabildiğince birbirimizle olan ilişkilerimizi geliştirelim deniyor. Olabildiğince dinimize, kültürümüze sahip çıkalım. Yuda Bey gibi itiraf etmeliyim ki fazla dindar bir insan değilim. Ama en azından şunu biliyorum, benim Yahudi kimliğimi oluşturan parçalar var, onlara sahip çıkmak istiyorum. Asimilasyona her zaman için karşı çıktım (Ufak bir parantez açıyorum) ama karşı çıkmamın nedeni tamamiyle kültürel bir olay; değişik kültürlerin bulunduğu bir ülkede tüm asimilasyon hareketlerine karşıyım, çünkü tüm etnik oluşumları düşünürseniz, Türkiye'yi zenginleştiren bu farklı oluşumlardır.

JAK KORİ: Biz sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada video kolik olduk ya kendinizi bir videonun başında düşünün, "zoomeback" geri geri gidiyorsunuz. Bakalım nereye kadar tarihin başına, biz bir kavimiz, Mısır, ondan sonra Tora dönemi, sonra Helenik zaman, sonra Roma, ardından dağılma, sonra yeniden toparlanma vs... Biz, birbirimize bağlayan olay, kavim olmamız. Ve bu Yuda bey'in dediği gibi, diğer toplumlarla aramızda müthiş bir set, öyle bir set ki, biz dışarı çıkamayız, su içeri girer ama biz çıkamayız. Şimdi bu varken, Mısırlılar, Helenler, Romalılar, Almanlar, Polonyalılar... bizi asimile falan değil, resmen yok etmeye çalışmışken, biz o kadar dayanmışız! Asimilasyon diye bir olayı bir tehlike görmüyorum. ABD'de durum dramatik diyeceksiniz. Görmüyorum. Neden? Çünkü biz bir kavimiz, bu kavim zihniyetini de koruyoruz. Dinle koruyoruz, gelenekle koruyoruz ve özellikle, Türkiye'de aramızda o kavimden başka bir set daha var; Türkiye'de, içimizde bulunduğumuz toplumun Judeo-Hıristiyan değil Müslüman bir toplum oluşu. Tarihe dönelim tekrar: 1927'lerden evvel Türk Musevi toplumunun konuştuğu dil İspanyolca ve kullandığı alfabe Latin alfabesi, dışarıdaki alfabe ise Arap harflerinden oluşuyor. Karıştırmak mümkün değil. Daha sonra bu çok kolaylaşıyor, diğer konuşmacıların vurguladığı gibi, ama hiç bir zaman dışardan 'biz bize benzeyeceksiniz' diye bir talebe ne de içerden 'biz onlara benzeyelim' şeklinde bir istek oldu. Buradan nereye varılabilir? Bizim asimilasyonumuz dünyaya oldu. Nasıl oluyor? Alliance Française ile oluyor... Tamam İspanyolca'yı kaybediyor Fransızca'ya gönül veriyoruz, ama bir de bütün dünyada neler olup bittiğini görmek gerek. Tarihe baktık, dünyada aynı dönemde ne oluyor, şimdi ona bakalım. Amerika'daki Yahudi 'baseball' oynamak istiyor Cumartesi sabahı, çünkü Cumartesi günü 'baseball' oynamak Amerikan kimliğinin bir parçası. Amerikalı Yahudi gidiyor oradaki topluma benzemek istiyor. Biz buradaki topluma benzemek istemiyoruz ve hiç bir zaman istemedik diye düşünüyorum. Onun için, Türkiye'de Musevi azınlık ve çoğunluk toplum arasındaki fark batı ülkelerindeki farktan daha büyük gibi geliyor bana. Bizim buraya benzemek istemediğimiz aşikar; dolayısıyla tehlike yok. Asimilasyonun yönü ne dışarıdan geliyor ne de içerden!

MORİS LEVİ: Biz kültürel asimilasyon veya entegrasyon değil, kültürel erozyon yaşıyoruz. Türk Yahudisi, İsrail'de de Türk Yahudisi'dir. Bir Romen Yahudisinin Romen olmasından çok daha Türk'tür. Halen İsrail'de İbranice öğrenmemiş Türk Yahudisi vardır. Yani biz Türk Yahudisi kültürünü kabul etmek zorundayız.

Biz bu kültürel kimliğimizi erozyona uğratıyoruz. Elimizde olan eski değerleri terk edip yeni değerler alıyoruz.

39-40'lı yılları ele alıyorum. Harp yılları; ekonomik bunalımın yaşandığı bir devirde, Nazilerin Bulgaristan ve Yunanistan yolu ile Türkiye sınırına yığınak yaptığı bu yıllarda, belki bir devlet politikası olarak değil ama belli çevrelerde antisemitik hareketler başlamıştır. 'Vatandaş Türkçe konuş' kampanyasını. Trakya olaylarını, 20 sınıf asker olaylarını hatırlatmak istiyorum.

Varlık Vergisi'ni ve bir takım klişeleşmiş kelimeleri vurgulamak istiyorum. "Pis Yahudi', 'Korkak Yahudi', 'Sömürücü Yahudi' gibi... Bizden önceki nesilde bilinçaltına yerleşmiş bir Yahudi görünmeme korkusu. Yahudi gibi yaşamama eğilimi vardır. Bazı aileler çok bilinçli olarak, örneğin benim ailem şivem bozulur diye bana ladinoyu öğretmediler. Bizim neslimizde de bir takım saplantılar görüyoruz. Sürekli olarak her nesil kendi muhitini değiştiriyor. Dolayısıyla İstanbul'da sürekli bir göç var, çocukların isimleri değişiyor. Bazı kesimlerde, derneklerden, sinagoglardan, Yahudilerin toplu olarak bulunduğu yerlerden bir kaçış var. Bildiğim kadarı ile Şalom Gazetesi aldığım ve okuduğunu gizleyenler var. Sanki köklerini kurutmak isteyen ve başka şeylere sarılmak isteyen bir ağaç gibi. Neticede Yahudi görünmek istemeyen büyük bir Yahudi kitlesi var. Ama bilinçaltında entegre de olmak istemiyor. Sanıyorum sosyal ve psikolojik olarak sorunlu bir cemaat oluşturuyoruz.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 38 - Mayıs 94

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları