Türkiye Müslümanlarının Sosyal Olaylara İlgisizliklerinin Arka Planı

Yılmaz Çakır

İslam, fertleri ve toplumu Allah'ın rızası çerçevesinde değiştirmek, dönüştürmek için gelen dinin adıdır.

Dönüşümün şeklini ve amacını belirlemede müracaat edilecek kaynak Kitabullahtır. Dönüşümün yönü şirk­ten, tuğyandan, fitne ve fesattan; Allah'a itaate, tevhide doğrudur.

Şirk, tuğyan, fitne ve fesat salt soyut ifadeler, telakkiler olmadığı gibi, Allah'a itaat ve tevhid de salt soyut değerler, kabuller değildir. Geride bu kabulleri besleyen somut kökler, fak­törler vardır.

Yüce Kitabımız Kur'an, daha ilk inen ayetlerinde bile söz konusu ilişki­nin karşılıklılığını, içiçeliğini gözler önüne sermiştir:

"Hayır, insan kesin azar, kendisini zengin gördüğü zaman." (96/Alak, 6-7)

"Beni ve o varlık sahibi yalanlayıcıları baş başa bırak." (73/Müzzemmil,11)

"Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne." (80/Abese, 5-7)

"O ki mal yığdı, onu saydı durdu, malının kendisini ebedi yaşatacağını sanır." (104/Hümeze,2-3)

"Dini yalanlayanı gördün mü işte o öksüzü iter kakar, yoksulu doyurmağa ön ayak olmaz." (107/Maun, 1-3)

Bütün bunlar ve benzeri ayetlerde küfrün genel karakteristiği anlatılıp kafirin portresi çizilirken, küfür olgusu­nun oturduğu temellerin daha ziyade maddi olduğu vurgulanmıştır.

Yukarıdaki ayetlerin "Mekki" diye nitelendirilen ilk inen sürelerden alın­mış olması da, olayın Kur'an'daki ehemmiyetinin bir başka tezahürüdür. Bilindiği gibi ilk inen ayetler sonrakilere oranla -pek tabi olarak- daha fazla soyut ilke ve bildirimlerle yüklüdür. Böyle olmasına rağmen bu soyut değerlerin olumlu (iman) ya da olum­suz (küfür), maddi bir zeminlerinin olduğu hususu dikkate şayandır.

Özelde insanları, genelde toplumu değiştirmek gibi zor ve önemli bir mis­yonu olan müslümanların, günümüzde en büyük ihmallerinden birisi de, söz­konusu olgular arasındaki ilişkileri kur­maya çalışmamak şeklinde ortaya çık­maktadır.

Değiştirmek istediğimiz kimselerin, toplumun davranışlarına etki eden fak­törlerin doğru tesbit ve tahlili, değişimin "olmazsa olmaz" şartı olduğu gibi, söz konusu faktörlere karşı etkili mücadele yolları bulmak ve denemek de hayati bir zorunluluktur.

Müslümanların, imanı ve küfrü "kabaca" birer kabul ya da red görüp,' bunların oluşumuna katkıda bulunan faktörleri göz ardı etmelerinin, yani sebepleri göremeyip sonuçlar üze­rinde durmalarının birçok sebebinin yanı sıra, en önemlisi; Emeviler'le baş­layıp etkileri günümüze değin gelen sapmanın oluşturduğu "inanç erezyonu"dur. -Ki bu da tamamen maddi bir temele; siyasi ve ekonomik azgınlık temeline oturmaktadır-. Küfrün bu karşı devrimi/dönü­şümü, kendisine meşruluk kazandıra­bilmek için, manevi (kültürel-dinsel) temeller aramış tasavvuf, kadercilik ve cebriyeciliği bulmuştur. Bundan sonra iş kolaylaşmış, iman ve amel birbirin­den ayrılmış, imanın ve küfrün somut temelleri göz ardı edilmiş, bireycilik ve kadercilik körüklenmiş, Tevhidden Şirke dönülmüştür. Bu ters yüz oluş da; yönetimde saltanat, ekonomide sömürü şeklinde maddi temeller üze­rine oturmuş; sonra da ideolojisini üret­miştir. insanlığın yegane kurtuluş rehberi Kur'an ve tarihin en büyük devrimcisi Hz. Muhammed sapmanın temellerini çok iyi gördükleri içindir ki, öncelikle yönetimde, Allah'tan başka ilah olma­dığına; ekonomide, bütün varlığın sahibinin Allah olduğuna dikkatleri çek­miş ve insanları buna çağırmışlardır.

Zamanla malum süreçle gelen karşı devrim, günümüze dek etkisini sürdüren laik, çarpık anlayışları doğur­muştur. Kökleri tarihin derinliklerine uzanan bu anlayış, bugün bizi kuşatan sosyal, ekonomik, politik vs. şartlara karşı yeterli ve gerekli tavırları geliştiremeyişimizde, edilgen, silik ve seyirci kalışımızda son derece etkili olmuş­tur.

Kur'an imanın maddi temellerinin olduğu hususu sık sık vurgularken O'nun tebliğcisi Rasulullah da "kom­şusu açken tok yatan bizden değildir" diyerek bu hususun yaşamda karşılık bulduğu alanlara dikkat çekmiş ve ümmeti uyarmıştır. Bilahere bu temel­ler yerini dil ile «inandık» demek gibi soyut ve karşılıksız kabullere terk edince, müslümanları, milyonlarca dar gelirlinin, işçinin, köylünün meseleleri ilgilendirmez olmuştur.

Allah'ın buyruğuna isyanın temsil­cileri kapitalist patronların bürokratik kurumların, haramzade ağaların ezdiği, Allah'ın kulları, mustazaf insan­lara el uzatacak, kucak açacak, onları aldanışlara sürükleyen sahte çözüm­lerden kurtaracak yine müslümanlar olmalıdır. Bu ilahi bir zorunluluktur.

Yeri gelmişken önemli bir hususu hatırlatmak gerekmektedir: Mustazaf insanlara kucak açmak, salt onlara daha iyi bir dünya, daha müreffeh bir gelecek vadetmek gibi sığ bir temel üzerine bina edilemeyecek kadar kuşatıcı olmalıdır. Yine edilgen kalmamak, seyirci olmamak için adına yapa­cağımız şeyler bizi, ucu düzenle bütün­leşmeye varabilecek, sistem içi arayış­lara götürüp hapsetmemelidir.

Burada neyin ve nasıl bizi düzenle bütünleşmeye götüreceği sorusu ve buna verilecek cevap önem kazan­maktadır.

Özellikle 1975-80 sonrası müslümanlarını bir ara saran her şeyi redde­dici, keskin çıkışların tenkidi yapılmalı­dır. Çünkü asıl bu tavırlar (daha doğ­rusu tavırsızlıklar) müslümanları bir süre sonra hiç bir şey yapmayan, yapa­maz hale getiren bir noktaya getirmiştir -ki bunlar tecrübeyle sabittir-. Konu­muz burada bu anlayışların genel bir tenkidini yapmak olmamakla beraber, ele aldığımız konuyla ilgisi açısından bu yanlışımıza değinilme ihtiyacı ken­dini hissettirmektedir.

Bu cümleden olmak üzere diyebili­riz ki, bizim kesimde sosyal, ekonomik (politik değil) olaylara, işçi hareketine, sendikaya, grevlere vesaireye ilgisiz kalışın gerisinde bu reddiyeci-radikal tavırların da etkisi olmuştur. Sistemin tıkanıklıklarına çözüm üretmemek, ona yama olmamak gibi samimi ve cazip nedenlerin bir süre sonra bizi hiç bir şey yapamaz hale getirdiği, olaylar karşısında ikircikli, pasif bir tavır ve tutuma zorladığı da bir gerçektir.

Milyonlarca insanın sorunlarına iliş­kin net tavırlarımızın olmayışının, olamayışının elbette haklı sebepleri süre­cimizin içinde yatmaktadır. Ama bugün Kur'an'la muhatap olan insanların var­lığı artık hiç bir haklılık ortamı bırakma­maktadır.

Halkın yüzde seksenlik bir kesimini oluşturan işçi, köylü, memur vb. dar gelirli mustazaf insanlara yönelik tebliğ gibi çalışmaların bu insanların somut gerçeklerinden, hayatlarından, müca­delelerinden bağımsız olması düşünü­lebilir mi? islam elbette salt soyut değerler bütünü değildir. Karınları aç insanların sorunlarına yönelik çalışma­larımızın eksikliğine, yetersizliğine karşı, duyarsızlığı ifadelendirmede kul­lanılan «niceliksel zayıflık» nakaratına dikkat etmeliyiz. Görebildiğimiz kadarıyla söz konusu zayıflık, meşrulaştır­mada kullandığımız tavrımıza bir neden değil, tavrımızın bir nedenidir.

Bütün bunları sistem içi arayışlar olarak da telakki edemeyiz. Patronun fabrikasında, ağanın tarlasında onun tayin ettiği (ücret, saat vb.) hudutlar dahilinde çalışan insanların, bir hak arama biçimi olan sendika gibi (niteliği ölçülerimiz dahilinde olmak şartıyla) örgütlenme biçimlerinin reddedilmeleri hangi tutarlılık ölçüleriyle izah edilebi­lir.

Burada gözden kaçan; sistem içinde olsa da meşru imkanların, amaçlar dahilinde kullanabileceği ger­çeğidir. Elbette bu imkanları verilen­lerle sınırlı görüp bazı adı islamî olan teşkilatların yaptığı gibi, ötesini zorla­mamak, "imkanlara" Kur'ani perspek­tifle bakmamak bizi statükoyla uzlaş­maya götürür.

Söylediklerimize siyerden karşılık­lar olarak; Rasul'ün o günkü mevcut «himaye» kurumundan, panayırlardan faydalanışını ve «biçimini» gösterebili­riz.

Günümüze dönecek olursak, 1980 sonrası uygulamaya konulan, 24 Ocak kararlarının oluşturduğu etkiler ekono­mik alanlarla sınırlı kalmamış, hayatın bütün alanlarında (ahlak, kültür vb.)korkunç bir dejenerasyonu doğurmuş­tur. Bu dejenerasyona neden olan söz ­konusu kararların, en çok mağdur ettiği kesim ise, dar gelirlilerin önemli bir kıs­mını oluşturan işçi kesimi olmuştur. Grev hakları, toplu sözleşme imkanları önemli ölçüde ellerinden alınmış, ücretleri 1980 öncesine oranla yarı yarıya veya yarıdan daha fazla düşü­rülmüştür. Müşrik sistemin askeri ve politik kurumlarıyla giriştiği bu zulüm; yine aynı sistemin «firavun sihirbaz­ları» konumunda bulunan basın-yayın araçları marifetiyle gizlenmiştir.

Bu vakte değin birçok nedenle uza­ğında kaldığımız bu mağdur yığınlara kurtuluş reçetesi olacak Kur'ani çözüm­leri ulaştırmak biz müslümanlara düş­mektedir. Böylece başka alternatif olmadığı için sürekli yanıltılan, aldatı­lan bu insanları islami harekette yanı­mızda görme isteğimiz de meşrulaşacaktır. Biz fabrikaları, tarlaları sahiple­nirsek onlar da kendilerinin yegane kur­tuluş yolu olan aziz islam'ı sahiplene­ceklerdir.

Yine böylece «grev önlüklü», «köylü şapkalı» fotoğraflar çektirerek kendilerini aldatmaya çalışan Firavun temsilcilerine ve Kapitalizme tepki üze­rine kurulu olmanın ötesinde bir değer ifade etmeyen, olayı salt insanın maddi ihtiyaçları temelinde gören -böyle gör­düğü için de sürekli yanılan- Batıl ideo­lojilerin sözcülerine kanmayacaklar­dır.

Müslümanlar hayatın somut ger­çekliklerine duyarsız kalmayıp islam'ı ve onun yüce mesajını «Bin Bir Gece Masallarının rehaveti ve hayattan kopukluğu düzeyinde almayacak olduklarında, Allah'ın sünnetinin tecel­lisi için hiç bir engel kalmayacaktır.

Yüce Kitabımızın aydınlık sayfala­rını önümüze açtığımızda tebliğin mer­kezine «zulmün durdurulmasını» (26/16-17) alan Musa'yı; «insanların haklarını kısanları» (26/181) uyarmayı alan Şuayb'i ve diğer örnek rasulleri göreceğiz.

Bugün Kur'anî mirası sahiplenmek ve sürdürmek ise biz müslümanlara düşmektedir.

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 4/5 - Tem/Ağus 91

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları