Ülkücü Harekette Kimlik Arayışı

Yusuf Aydın

20 Ekim genel seçimlerinde Refah Partisiyle ittifak kurarak 19 milletvekiliyle meclise girmeyi başaran MÇP'de Temmuz ayının ilk haftasında hararetli günler yaşandı. MÇP ikiye bölündü. Bölünme Bizim Dergah genel yayın koordinatörüne Türkeş'in eski şoförü ve Bizim Ocak muhabirinin düzenlediği kanlı saldırının ardından gerçekleşti. Kamuoyunda İslamcı/radikal olarak bilinen ve öncülüğünü Muhsin Yazıcıoğlu'nun yaptığı Türk-İslam ülkücüsü altı milletvekili partiden resmen ayrıldıklarını açıkladılar.

İstifaların ardından ülkücü camiada büyük bir tartışma ve suçlama furyası başladı. Genel merkez istifacı milletvekillerini davaya ihanetle suçlarken, istifa eden milletvekilleri ise genel merkezi diktatörlük ve özgür düşüncelere yer vermemekle suçluyordu. Acaba istifaların gerçek sebebi neydi? Nasıl oldu da bugüne kadar birbirlerine tahammül eden ve yıllardan beri beraber olan bu insanlar birbirlerini ağır ithamlarla suçlayabiliyorlardı? Bu sorulara yanıt verebilmek için biraz gerilere gitmemiz ve ülkücü hareketin bugüne geliş sürecini irdelememiz yerinde olacaktır.

Ülkücü hareket, Türkeş'in Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)'ni 1965 olağanüstü kongrede arkadaşlarıyla beraber ele geçirmesi ile örgütlü bir hale gelmiştir. Daha sonraları adı MHP olacak hareketin temel hedefi komünizmle mücadele esasına dayanıyordu. Hareketin ve Türkeş'in bu yıllardaki fikri alt yapısı laik kemalist TC'nin korunmasını esas alıyordu. Lider-teşkilat-doktrin şeklinde formüle edilen bir hiyerarşik yapıya sahipti. Hareketin doktrini Alparslan Türkeş'in kaleme aldığı 14-15 sayfalık dokuz maddeden oluşan bir broşürdü. Dokuz madde içinde devletçilik, laiklik, toplumculuk, Türkçülük gibi mevcut ideolojiye eklemlenen umdeler yer alıyordu. Teşkilat yapısı ise askeri bir hiyerarşiye dayanıyordu. Lider, 1960 ihtilalinin darbeci emekli albayı Alparslan Türkeş ve lakabı Başbuğ'du. Hareketin hedefini ise genel ve yaygın olarak komünizmle mücadele ve milli devleti güçlendirme ülküsü oluşturuyordu. Hareket içerisinde gerek bireysel gerek grupçuklar halinde olsun değişik seslerin duyulduğu da söz konusu idi. Ülkücü hareketi bu meyanda etkileyen en belirgin akım ise İslamlaşma olmuştur. Hareketin İslamlaşma sürecine ilk katkıda bulunan Nurettin Topçu'nun çıkardığı Hareket dergisinden gelmiştir. Ülkücü harekette çok fazla hissedilmese de anti-kapitalist ve tasavvufi İslam anlayışını milliyetçi akım içerisinde ilk kez Hareket dergisi söylemleştirmiştir. Ancak yetmişli yılların ortalarından sonra daha belirgin ve yaygın İslamlaşma süreci yaşandığını görmek mümkündür, İslami değerlerin cazibesine meylin temel nedeni şudur: Türkiye'deki İslami uyanışın muhafazakar kesimde oluşturmaya başladığı İslami bilinç bu kesim içinde yer alan ülkücü tabanı da kuşatmaya başlanıştır. Nitekim İstanbul'da yayınlanmaya başlayan Arkadaş dergisi "Ne Amerika, Ne Rusya; Savaşımız Vurguncu Düzenedir; Kanımız Aksa da Zafer İslam'ın" gibi sloganlarla ülkücü camiada kısa sürede ses getirmeye başladı. Dergi İstanbul sokaklarında açıktan satılır hale geldi. Genel merkezin mevcut düzene karşı bu söylemin yaygınlaşması nedeniyle rahatsızlığı arttı. Ve dergi altıncı sayısından sonra genel merkez tarafından kapattırılıp yeni biçimiyle neşredilmesi ve denetlenmesi amacıyla yönetim merkezinin Ankara'ya taşınması kararı alındı. Arkadaş dergisinin ortaya koyduğu kısmen anti-Amerikancı, anti-düzenci ve İslam'a yatkın söylem; aslında ülkücü hareketin tabanında yaygınlaşan bir potansiyelin dışa vurumuydu.

Türkeş, kitlesinde yaygınlaşan is­lami gelişmeler karşısında yer yer İslami motifleri kullanmak durumunda kalır ve 1977 yılında hacca gider. Aynı yıl Necip Fazıl Kısakürek, ülkücü hareketi desteklediğini alenen ilan eder. 1979 ve '80'li yılların başında bu sürece yeni katılımlar eklemlenir.

Ayrıca 1979'da S. Ahmet Arvasi'nin Türk-İslam Ülküsü adlı kitabı da ülkücü hareketin İslamlaşma sürecinde önemli bir yer doldurur. H. Hilmi Işık'a da yakınlığı ile tanınan Arvasi, tarikat kökenli olması itibarıyla İslam'ı; tasavvuf, gelenek ve örfle özdeşleştiriyor ve gerçek İslam'ın Ehl-i Sünnet islami olduğunu söylüyordu.

Bu arada Muhsin Yazıcıoğlu inisiyatifinde çıkartılan neşriyatta Nizam-ı Alem Ülküsü adı altında Osmanlı İslamı'na özlem duyan bir anlayış yaygınlaşmaya başlar. Gittikçe ülkücü kadrolar İslam'la daha yakın temasa geçerler. Özellikle Anadolu teşkilatlarında ibadi yana önem verilmeye başlanır. Duvarlara Ülkü Ocakları, ÜGD veya MHP imzalarıyla "Anayasa Kur'an" sloganları yazılmaya başlanır. Ama bu sloganların henüz fikri alt yapıları kavranabilmiş değildir. Bununla beraber ülkücü değerlerle sloganik anlamda sahiplenilen islami şiarlar yeterince ayrışabilmiş de değildir.

Tabanda ve birçok teşkilat bünyesinde İslam'a olan hızlı yükseliş, tabii ki laik MHP merkez kadrosunu rahatsız etmeye başlamıştır. Ve merkez kadro tam bu sırada teşkilatlara Namık Kemal Zeybek'in Ülkü Yolu adlı kitabını, okunmak üzere tamim eder ve binlerce kitabın il ve ilçe teşkilatlarına dağıtımı yapılır.

Ülkü Yolu kitabı, ülkücü camianın fikri gelişimi üzerinde oynanan oyunlara önemli bir örnektir. Kitabın giriş bölümü, İslam'ın kamil bir din olduğu ve ülkücülerin dünya görüşünü oluşturduğunu vurgulamaktadır. Türklük ve ülkücülük İslam'ın emrindedir. Ülkücü hareketin ideolojisi İslam'dır. Hiç bir izm'in, ist'in, ci, cu takısı alan akımların peşinden gidilmeyecektir. Hiç bir sentez kabul edilmeyecek ve tevhide teslim olunacaktır.

Diğer bölümlerde ise tevhide teslim olma yolu olarak tasavvufi yol gösterilmekte ve her ülkücünün mutlaka bir mürşidi olması telkinatında bulunulmaktadır.

Böylece 1980'in başına gelindiğinde ülkücü camiada İslam'a ve şekli planda da olsa Kur'an'a olan yöneliş, İslamlaşma adına bloke edilip tasavvuf kanalına teksif edilmeye başlanmıştır. Öte yandan laik ve devletçi anlayışlardan rahatsız olan kitlelerde vicdanlarını nizam-ı alem ülküsünü oluşturan Türk-İslam ülkücülüğü ile tatmin ederek boş kavramların anaforuna çekilmişlerdir.

12 Eylül; ülkücü hareket için yeni bir dönüm noktası oldu. İhtilal, ilk saatlerinde büyük sevinçle karşılanmış; saatler ilerledikçe bu sevinç yerini büyük bir hüznü terk etmiştir. Zira, ihtilalden ihsan uman Türkeş ve arkadaşları tutuklanmışlar hapisle ödüllendirilmişlerdi.

Devletin korunması için çarpışan ülkücüler, yaygın bir tutuklama hareketine maruz kaldılar. Solcular gibi onlar da hapishanelere gönderiliyordu. Onlar da devlete karşı suç işlediklerinden idam talebiyle yargılanıyorlardı. Hatta idam ediliyorlardı. İhtilalle beraber hapishanelere giren, işkenceli sorgulamalarla muhatap olan ülkücülerde bu durum adeta şok etkisi oluşturdu. Sanık sandalyesinde bulunan Türkeş ve kurmayları, darbeci generalleri ürkütmemeye gayret ediyorlardı. Ki bu da, ülkücü gençliğin güvenini yıkan önemli bir durumdu. Böylece ülkücü hareket, hapishanelerde yeni bir sürece girdi. Zira daha önce hayatları sürekli eylemle geçen bu insanlar, fikir, siyaset ve örgütlenme konularında kendilerini sorgulama imkanı buldular. Bu arada dokuz ülkücü gencin darbeci generaller tarafından idam edilmesi, hayretleri bir kat daha artırdı. Bu olaydan sonra, düzen konusundaki değerlendirmelerde iki farklı yaklaşım ortaya çıktı. Birincisi, Türkeş ve yakınlarının "fikri iktidarda, kendi zindanlarda' şeklinde ifadesini bulan düzen taraftarı ve türkçü görüş. İkincisi, İslamlaşma sürecini yaşayan kesimin düzenin kendilerini oyuna getirdiğini vurgulayan, düzen karşıtı fakat nostaljik duygulardan arınamayan yaklaşım.

Bu iki farklı yaklaşım ülkücü harekette ayrılık çizgilerini kalınlaştıran en somut uç kanatları oluşturuyordu. Düzen karşılığı ve İslam sevgisiyle oluşan kanatta İslam'ın siyasi etkisi yavaş yavaş ortaya çıktı. Bu akımın, Türkiye'deki İslami uyanışa katkıda bulunan İhvan ve Cemaat-i İslami çizgisindeki yazarları tanımaları gecikmiş olarak hapishane hayatlarında vuku buldu. Ama sistematik bir eğitim ve düzenli okuma alışkanlıkları olmadığı için hapishanede İslam adına ellerine ne geçtiyse ayrıştırmadan, hatta sentezleyerek okumaları sağlıklı bir fikri gelişim göstermelerini de geciktirmiş veya engellemiş oldu.

İslamlaşma sürecinin etkisi, 1988 yılında Bursa, Çanakkale, Nazilli gibi ülkücü tutukluların bulunduğu hapishanelerde ülkücü-İslamcı çekişmesine kadar uzadı. Daha önce ülkücü olan, sonra da yukarıda saydığımız etkiler sonucu ülkücü hareketin batıl olduğunu söyleyerek yalnızca müslüman olanlarla ülkücüler arasında koğuş kavgaları yaşandı. Bu olaylar basında art arda yayınlanan bildirilerle kamuoyuna duyuruldu. MÇP'de ayrılığa neden olan Bizim Dergah dergisi de, hapishanede ülkücü hareket içinde kalıp İslami değerleri öncelemeye çalışan, düzen karşıtı fakat ülkücülüğün nostaljisinden kurtulamayan kişiler tarafından çıkartılmaya başlandı. Doğal olarak bu çizgi, genel merkezi de rahatsız ediyordu. Muhsin Yazıcıoğlu'nun basına verdiği bir mülakattan anlaşıldığına göre genel merkez tarafından gönderilen bir genelgeyle, dergi kapatılmak istenmişti, ama dergi çıkartanları buna karşı çıkmıştı. Bu olay, 1976 yılında çıkan Arkadaş dergisinin başına gelenleri anımsatıyordu. MÇP, bu tavrıyla açıkça şu mesajı veriyordu: Türkçülük dışında hiç bir anlayış ile uzlaşmamız mümkün değildir; bu İslam dahi olsa. Bütün bunlar, ülkücü harekette ayrılığı kaçınılmaz kılan olaylardı.

Bu arada ülkücü camiadaki, mevcut iki kanad camia içinde yeniden örgütlenmeye çalışıyordu, Türkçü-devletçi kanadın başında Türkeş, İslam'a meyleden ülkücülerin önünde de Muhsin Yazıcıoğlu bulunuyordu. Ülkücü camia içinde, bu iki kanadın örtülü fakat şiddetli mücadelesi kızıştı. Türkeş kanadı "Gençlik, Sanat ve Kültür Ocakları Derneği"nde; Muhsin Yazıcıoğlu ise "Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı" bünyesinde örgütleniyordu. Ve iki kanat arasındaki mücadele Bizim Dergah dergisine yapılan silahlı müdahale ve Alparslan Türkeş'in İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog'un 500. Yıl Vakfı'nın davetlisi olarak geldiği Dolmabahçe Sarayı'ndaki şölene katılmasıyla iyice karşılıklı hesaplaşma şekline döndü. Çatışmanın bu şekilde dışa yansımasıyla, Yazıcıoğlu ekibi ile beraber MÇP'den ayrıldı ve bir çok MÇP il ve ilçe teşkilatlarında Yazıcıoğlu lehine çözülmeler başladı.

Bu gelişmeler karşısında aklımıza şu soru gelmektedir: 80 sonrasında gelişen ülkücü camiadaki bu İslamcı kanat, nasıl oldu da MÇP ile bugüne kadar beraber olabildi? Bundan sonra MÇP'den ayrılanların İslami gelişmeleri ve İslami hareketle ilgileri ne olacak?

Ülkücü harekette Türk-İslam ülkücülerinin genel merkezle bugüne kadar olan ilişkileri, pragmatik bir temele dayanıyordu. 80 sonrası, özellikle tarikat çevreleriyle başlayan diyalog, bu pragmatik ilişkinin sürmesinde etkili olmuştu. Özellikle Adıyaman'daki şeyhe akın akın ülkücü göçünün yaşandığı görülmüştü. Şeyhlerle olan bu münasebet, rejimin ülkücü hareketi depolitize etme yönündeki çabalarını da kolaylaştırmıştı. 12 Eylülle beraber ülkücü hareketin aktif üyeleri tutuklanarak hapishanelere tıkılırken, dışarıda kalan üyeleri ise, emekli subayların dailiğini yaptığı ve 12 Eylül'ün tüm olumsuz şartlarına rağmen süratle yaygınlaşmasına göz yumduğu -teşvik ettiği-Adıyamanlı Şeyh Muhammed Raşid'in sufle hareketinin mensubiyeti altına alındı. Ülkücü hareketin bu sufi hareketle birleşmesi, ülkücülerin İslami kavramlarındaki bulanıklığı daha da arttırdı.

Ülkücü hareketin girdiği yeni dönem, hareketin kendisini daha fazla sorgulaması gerekliliğini ortaya koymaktadır. MÇP'de yaşanan son gelişmeler de köklü bir değişimin izlerini taşımaktan uzak görünüyor. Partiden ayrılan milletvekillerinin yeni bir yapılanmayı, demokratik, sivil, milli bir mutabakat olarak tanımlamaları bu kanaatimizi güçlendirmektedir. MÇP'den ayrılan milletvekillerinin partiden ayrılır ayrılmaz yeni bir oluşuma gideceklerini açıklamaları ve bir çok cemaate mavi boncuk dağıtarak konsensüs oluşturmak istemeleri de değişimin içine düştüğü açmazı ifade etmektedir. 80 öncesi ve 80 sonrasında ülkücü hareket, rejimin sürekli kendisini yanında görmek istediği bir kanat olmuştur ki, bunda da büyük ölçüde başarılı olunmuştu. Bugün Yazıcıoğlu ekibi, ülkücü hareketin politik olarak düzen tarafından kullanıldığından şikayet etmektedir. Fakat ülkücü kesimin gelişimi ve kavramları üzerinde düzenin gerçekleştirdiği olumsuz yönlendirmeleri ülkücü camiadaki İslamcı kanat ne kadar görülebilmektedir?

Rejimin kendilerini yedeğe almaya çalıştığını farkeden ve buna İslami motifler katarak MÇP'den ayrılanların kurtuluş olarak tarikat ve gelenekçi cemaatlere yaslanmaya çalışmaları, hatayı hata ile çözmektir. Dar, bölgesel ve gündelik yapılan hesaplarla aleme nizam vermek mümkün değildir. Aleme nizam önce nefisler-deki hastalığı, cahili değerleri değiştirmek ve dini yalnız Allah'a has kılmakla mümkündür. Dinin yalnız Allah'a has kılınması da Kur'an İslamı'nı benimsemek ve itikadı, ameli, siyasi, iktisadi tüm görüşlerimizi vahiy süzgecinden geçirmekle mümkündür.

"Allah'a inanan, salih amelde bulunan ve 'ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir." (41/33).

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 17 - Ağustos 92

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları