Ümmet Kavramı Üzerine

Ümmet Kavramı Üzerine
Fatma Candan Günaydın

Müslümanların düşüncelerini oluşturma, hedeflerini tesbit etme ve hayatlarını yönlendirme noktasında kitaplarını neredeyse terk edilmiş halde bırakmalarıyla, izzetlerini kaybetmeleri ve gerilemeleri süreci de başladı. Tek harfinin bile değişmemesiyle övündüğümüz kitabımızın zihinlerimizdeki yansımaları tahrif oldu. Kur'an yeryüzünün halifeleri derken biz başımızdaki sulta sahiplerini anladık. Kur'an kulluk derken, biz oruç, namaz, kurbandan oluşan içleri boşaltılmış kavram ve eylemleri anladık. Kur'an sadece Allah'a ibadet derken, Allah size şah damarınızdan yakın derken biz ona yaklaştırıcılar aradık. Çünkü hayat damarlarımıza o kadar uzaklaşmıştık ki. Maalesef bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Üzerinde durmak istediğimiz konu, acaba İslam ümmeti derken bu kavramın bizde oluşturduğu anlam ile Kur'an'daki anlamının farklı olup olmadığı; Kur'an'ın ümmeti nasıl tanımladığı ve biz müslümanların bu kavramın içine dahil olup olmadığımız noktalarında toplanabilir. Bu sorular etrafında Kur'an'ı irdeleyerek zihinlerimizdeki ümmet kavramını doğru temeller üzerine oturtmalıyız. Fakat bu konudaki araştırmalar sadece kuru bir kavram incelmesi olmamalı ve asıl Kur'an'dan öğrenmek istediğimiz "Biz gerçek bir ümmet miyiz?" sorusunun cevabı olmalıdır.

Ümmet kelimesi lügatlarda; nesil, her canlı cins, din, belirli bir zaman dilimi, nebilere tabi olma,1 cemaat, tek bir sınıf, belli bir zaman ve mekanda tek bir din (gaye, yol) üzerinde birleşmiş topluluk2 gibi anlamlara gelmektedir. Kur'an'da bu kavram tekil ve çoğul sığalarla 60 küsur yerde geçer. Kur'an'da geçen şekilleriyle ümmet;

a. Canlı topluluklar (En'am, 38)

b. İnsan toplulukları (Kasas, 23; Nahl, 103; Araf, 38)

c. Nebilerin mesajını benimseyen topluluk (Ali İmran, 104, 110, 113; Bakara, 143; Araf, 159) anlamlarında kullanılmıştır. Bu kullanımda 'ümmet' Kur'an'da bir inanç sistemi veya din anlamında kullanılan 'millet' kavramından farklı olduğu gibi; sosyal bir varlık olma yönünden benzerlik gösteren kavimden de farklıdır, (Yusuf,37;Araf, 160)

Ümmet kavramı denilince bilincimizde ilk olarak beliren anlam genelde, nebilerin hitap ettiği ve onlara iman eden topluluktur. Bu kısmen doğrudur. Ancak Kur'an bir peygambere inanmış ümmetten bahsederken, daha çok ona inanmış topluluğun vasıflarını belirtir.

"Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz, iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a inanırsınız." (3/10)

"İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip, kötülükten meneden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir," (3/104)

"Musa kavminden gerçeğe götüren ve hak ile adalet yapan bir ümmet (topluluk) de vardır." (7/159)

"Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun. Biz, peygambere uyanı, ökçesi üzerinde geriye dönenden ayıralım diye eskiden yöneldiğin Kabe'yi kıble yaptık." (2/143)

Ayetlerde geçtiği gibi gerçek anlamda bir ümmet olmanın belirleyici vasfı iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, hak ile adaleti gerçekleştirmek, insanlığa şahit olmak, önder olmaktır. Elmalılı Hamdi Yazır ümmet kavramını bu bağlamda ele almış ve şöyle yorumlamıştır: "Ümmet, imam kökünden alınmış bir çoğul isimdir ki çeşitli insan gruplarına önder olan ve kendisine uyulan bir cemaat demektir. Yani bir imamın çevresinde sağlam bir birlik oluşturup düzenli bir şekilde faaliyet gösteren ve bu şekilde çeşitli insan grupları üzerine hakim olan bir topluluktur. Diğer bir tabirle ümmet imameti kübra sahibi cemaattir. Cemaatlere göre ümmet, hakim bir milletin fertlerinden meydana gelmiş olan bir sosyal gruptur. Bu şekilde hayra davet ve iyiliği emir, kötülüğü de men edecek bir topluluk ve imamet (önderlik) teşkili, müslümanların imandan sonra ilk dini farizalardır. Bu farizayı yerine getirebilen müslümanlardır ki (ulaike humu'l-muflihun) ayeti gereğince kurtuluşa ererler. Yoksa "ancak müslümanlar olarak ölün!" ayetinin manası müşkil ve imkansız olur."3

Yukarıdaki ayetlerden ve bu ayetler ışığında ele alabileceğimiz yorumlardan da anlaşılacağı gibi ümmet denince aklımıza geliveren mana çoğu zaman gerçek ümmeti belirleyen vasıflardan uzaktır. Ümmet, grup dinamiğine sahip belli inançları, gayesi ve önderi (imam) olan inanmışlardan oluşan bir topluluktur. Hiç bir din ve hiç bir peygamber kendisine sadece inanılmasını istememiştir. Kaldı ki insanlığın son çaresi ve en mütekamil din olan İslam, ümmeti sadece peygambere ve bu dine inanan insanlar topluluğu olarak tanımlamamıştır. Ümmet bilinci elçiye ve kitaba inanmakla tamamlanmaz, asıl o noktadan sonra bu bilincin ve ümmetin gerçekleşme imkanı doğar. Ümmet, inandığı şeyin bilinciyle hareket eden ve yeryüzünde sahip olduğu konum ve sorumluluğun idrakiyle gerektiğinde tek başına da kalsa bu bilinci kaybetmeden yoluna devam edebilen inanmışlar ordusudur.

Kur'an Nahl suresi 120. ayette Hz. İbrahim'i tavsif ederken "İbrahim, Allah'ı belirleyerek O'na itaat eden bir ümmet idi, ortak koşanlardan değildi." buyuruyor. Burada ayet "tek başına bir topluluk münferid de olsa Allah'a itaat eden bir ümmet" anlamlarıyla çok önemli bir vurguya temas ediyor. Ragıp el-İsfahani buradaki ümmet ifadesini "Allah ibadetle bir cemaatin yerini alabilen kendi nefsinde bir topluluğu ifade eden"4 şeklinde anlamlandırıyor.

Hz. İbrahim yukarıda ümmeti anlatan ayetlerin tanımını tek başına da olsa dolduruyordu. O, müşriklerden değildi. Şirk dininden yüz çevirip uzaklaşmış, onlara muhalefetiyle tarihe iz bırakmıştı. O, insanlığa imam olmayı fıtrat dininin sembolü olmayı tek başına başarmıştı. Onun yaptığını, ancak bir ümmet yerine getirebilirdi. Demek ki ümmet olabilmenin sayıyla, kemiyetle bir ilgisi yoktu. O tekti ve ümmetti. Tekti fakat, bir topluluk oluşturma hedefini taşıyor ve bu amaçla çaba sarf ediyordu. Ümmet oluşturma, insanları tek gayede birleştirme hedef ve çabası, tabisi olmasa da kendisini ümmet yapıyordu.

Hz. İbrahim, dünyada bir milyarlık bir topluluğun üyesi olmakla övünen biz müslümanlara oldukça çarpıcı bir örnektir. Hiç şüphesiz bu kalabalık topluluk tek bir kişinin yaptığı etkiyi yapamıyorsa, bilinç ve imanla hareket ederek tarihe yön veremiyorsa, mehdi beklentisinin sinmişliğini atıp kendisi insanlığa mehdi olamıyorsa, yani gerçek bir ümmeti ikame edemiyorsa sayısının, çok fazla önem taşıdığı söylenemez. Bu topluluğu oluşturan bizler her gün defalarca okuduğumuz Fatiha süresindeki "biz" bilincine eremiyorsak,5 hayra çağırıp kötülüğe engel olamıyor, insanlık içerisinde çıkarılmış en hayırlı ümmet olmayı başaramıyorsak, Allah'a gereğince teslim olamıyorsak "Her ümmetten bir şahit seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman halleri ne olacak" (4/41) ayetine muhatap olmamız işten bile değildir. Ümmet olmanın vasıflarını kuşanmıyorsak Kur'an'da ümmet diye ifade edilen nice canlı toplulukları (6/38) olduğunu hatırlamalıyız. Ama vahyin önerdiği ümmet bilinciyle, Kur'an'ın bildirdiği "biz" bilinciyle hareket ettiğimizde marjinal de kalsak, hatta İbrahim örneğinde olduğu gibi tek başımıza da kalsak ümmet olmayı başaracağımızı unutmamalıyız.

Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda aynı dinin mensuplarının birbirlerinin kanlarıyla sınırlarını çizdikleri ulus devletlerde yaşadıklarını görüyoruz. Ümmetin bu hale nasıl geldiği sorusuna sadece batıdaki milliyetçilik akımlarının sirayet ediciliğini gösterecek bir cevap bulmak yanlış olacaktır. Çünkü ümmet bilinci bu coğrafyalarda çok önceleri yitirilmişti. Ümmet birbirine diş bilemeye çoktan başlamıştı. Bu parçalanma İslam ümmetinin sahip olduğu nimeti kaybetmesiyle başlamıştı. Üstünlüğü ırkta, Emevilikte, Kureyşilikte aradığımız, nimetimizin kıymetini unutmaya başladığımız an başlamıştık ümmetin anlamını yitirmeye. Suç bizdeydi, suç Allah'ın bağım bırakıp neseb, kan bağını öncelememizdi. Ve bugünlere böylece gelindi.

Bugün müslümanlar mevcut hallerini devam ettirmek istemiyorlarsa kaybedilen nimetin yeniden idrakine varmalı, "Her ümmetin topladığı gün ve her ümmetin kitabına çağrıldığı gün" (45/28) bilinciyle gerçek bir Muhammedi ümmet olmayı başarmalıdırlar. Çünkü Kitabımızın buyruğu kesindir:

"Ve işte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, benden korkun." (23/52)

 

Dipnotlar:

1-İbn Manzur, Lisanu'l-Arap, Cilt: 12, s. 26, Beyrut, tarihsiz.

2- Ragıp el-İsfahani, El-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, s. 23,1961, Mısır.

3- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Cilt: 1, s. 419, İstanbul, tarihsiz (Azim Dağıtım).

4- İsfahani, a. g. e., s. 23.

5- Bkz.: Elmalılı Haindi Yazır, a. g. e., s. 115 vd.

 

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 37 - Nisan 94

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • "Sabır" Uzlet Değil, Eylemdir!21 Şubat 2015 Cumartesi 00:45
  • Örnek ve Öncü Bir Kimlik Tanımı Olarak Şehadet ve Şehid20 Şubat 2015 Cuma 04:22
  • Kur'an'da İnsan-Gayb İlişkisi19 Şubat 2015 Perşembe 01:51
  • Vesile Salih Ameldir17 Şubat 2015 Salı 23:51
  • Toplumsal Kimlik ve "Millet"16 Şubat 2015 Pazartesi 21:34
  • 'Büyük Cihad', Kafirlere İtaat Etmemektir!16 Şubat 2015 Pazartesi 21:18
  • Bir Yaşam Tarzı Olarak Takva14 Şubat 2015 Cumartesi 01:24
  • Cehennem Geçici Bir Menzil midir?14 Şubat 2015 Cumartesi 01:12
  • Sekine Ne Zaman İner?10 Şubat 2015 Salı 02:49
  • Kur'an-ı Kerim'de Muhkem ve Müteşabih09 Şubat 2015 Pazartesi 00:28