Üniversite ve Hayatın Gerçekliği

Mustafa Bahadır

Üniversiteliler olarak bir öğretim yılına daha girdik. 1994-1995 öğretim yılında on binlerce öğrenci de üniversite sıralarıyla yeni tanışacak. Büyük çabalar ve umutlar sonucu üniversiteye yeni giren öğrenciler hayata atılmanın son çeyreğine ulaştıkları düşüncesindeler. Bu aynı zamanda sonu bilinmez bir yolun başlangıcı. Kimileri büyük ideallerle geldiler, üniversiteye, kimileriyse hayat boyu rızkını çıkaracağı işin temelini atmaya.

Kolay değil. 11-12 yıllık uzun ve çetrefilli bir uğraşın meyvelerini alabilmek. Kimimiz arzu ettiğimiz bölümleri kazandık, kimimizse bilgisayarın hafızasına razı olduk. Ama sonuç aynı. Hepimiz üniversiteliyiz.

Üniversite koskoca bir yaşamın 4-5 yıllık bir safhasıdır. Sistemin tüm zaaf ve bozuklukları tabii olarak buraya da sirayet etmiştir.

Birbirinden ayırt edemediğimiz iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel yaşamdaki değişiklikler pek tabii olarak sistemin önemli bir parçası olan üniversiteleri ve onların fonksiyonlarını da etkilemiştir.

12 Eylül öncesi tecrübelerini yaşamış olan rejim ihtilalle birlikte bu anlamda da önlemlerini almıştır. Depolitizasyon süreci ve toplumun batılı yaşam tarzına alıştırılmasındaki hız, üniversiteleri de etkilemiştir.

Aslında biz gençlerin hayatlarını kuşatan süreç ilkokul yıllarıyla birlikte başlamaktadır. Türk olmakla ne kadar mutlu olunacağını öğrenmeye başladığımız dönem, bunu besleyen tarih anlayışının damarlarımızdaki "asil" kana şırıngalandığı yıllardır. Yıllarca zulme uğramış köylü ve çiftçimizi özel konumlarını ve ayrıcalıklarını perdelemek için efendilik makamı verenlerin "bir Türk dünyaya bedeldir" diye ilkokul çocuklarının ellerine tutuşturdukları elma şekerinin çubuğu zaman geçtikçe gırtlak acısı vermeye başlamaktır.

Öğretim sürecinin beşinci senesi sonundaysa sisteme karşı farkında olmadan ilk ciddi sınavımızı veririz. Parası olanlar en az bir lisan öğrenmek ve ileride sistemden yüklüce bir pay almak üzere kolejlere girer. Olmayanlar ise fırsat eşitsizliğinin ilk semeresini görmek üzere köyünden kilometrelerce uzaktaki ortaokula yürümek zorundadır. Şehirde yaşayıpta istediği devlet okuluna gitmek isteyenlerse bağış adı altında alınan haraçlara razı olmak durumundadır.

Lise yılları 12 Eylül'ün en büyük nimetlerinden sayılan "Din ve Ahlak Dersleri"ne (!) vefasızlıkla geçen yıllar olduğundan, modern batıcı-laik ahlakın hayatımızı kuşatacak olan ilkelerini tatmakla geçer.

Lise son sınıfa geldiğimizde, hayatı biraz daha ciddiye almanın farkına vardığımız ve müthiş bir gayretle kendimizi pahalı dershanelere kaptırdığımız dönemdir.

Bizlere vaadedilen, "ne kadar uyanık olursan o kadar çok kazanırsın; ne kadar kazanırsan da o kadar mutlu olursun" tarzındaki hedefin ilk basamağına ayak basmışızdır.

Hayat tarzımız henüz içselleşmemiştir. Kafamızdaki kavramlar henüz yerli yerine oturmamış, hayata bakış açımız ve hayat tarzımız henüz son bir sınavdan daha geçmektedir.

Üniversite sıraları bütün yapaylık ve tek düzeliğine rağmen bize istemeden de olsa son bir imkan daha tanımaktadır. Ya bizler için çizilmiş olan sınırlara riayet edeceğiz ya da bu sınırları sorgulayacak ve olması gereken hedefe doğru yol alacağız.

TC rejimi açısından üniversitelerin işlevi, sisteme kazandırılacak olan bireye son talimatları vermektir. Senelerin birikimi olan tek düze bilgiler gençliği düşünmeye ve üretmeye değil, verileni sorgulamadan tüketmeye yöneliktir. Nitekim Türkiye'de sistemin üniversitelerinin bilgisine ihtiyacı yoktur. Özellikle bu hüküm sosyal bilimler için oldukça geçerli bir tesbittir. Kendi kendisini yönetemeyen bir devletin üniversitelerde üretilenlere değil 24 Ocak'lara ihtiyacı vardır. Üretmek isteyenlerin hapislerde çürüdüğü bir sistemde tüketenler tabii ki Batılı eğitimin elmas süzgecinden geçmiş olan Demirelleri ve Özalları olacaktır. Üniversiteler ise işsiz orduları da yetiştirse, bu işsiz kitleler Avrupa fatihi Galatasaray'ın veya altın madalyalı güreşçi ve boksörlerimizin başarıları sayesinde "Türk olmanın dayanılmaz mutluluğu"nu yaşayarak hayatlarını bir türlü idame ettireceklerdir.

Türkiye güçlüklerle dolu bir ülkedir. Sistemin tanımladığı ve medyanın meşrulaştırdığı davranış standartlarını zorlamanın adı teröristliktir. Bu çelişkinin sıcaklığını üniversite sınavını kazandıktan sonra daha çok hissedersiniz. İçki içmeyip, diskoteğe gitmiyor, sistemin gayri ahlaki unsurlarından yararlanmayı bilmiyorsanız, siz de bir anormallik var demektir. Hele bütün bunların yanında bir de kitap okuyor ve sizi kuşatan yanlışlıkları sorguluyorsanız "terörist" olabilmek için tüm yeteneklere sahipsiniz demektir.

Tesettürlü olmanız, başörtünüzün bir hamlesiyle devleti yıkacağınız, namaz kılmanızsa gençliğe kötü örnek olmanız anlamına gelmektedir.

Üniversiteye gelen her genç yukarıda saydığımız olumsuzluklara hazırlıklı olmalıdır. Ve bilinmelidir ki, ilkokulla birlikte başlayan ve üniversiteden mezun olunan döneme kadar bizi kuşatan, bizleri modern-liberal çarkın dişlileri arasında "yükselen değerler" adına ezmeye çalışan hayat felsefesine karşı tek alternatif güç "Allah'a kul olma" bilincidir. Sistemin kokuşmuşluğuna karşı üniversitede üniversiteye direnmenin adıysa "Kur'ani bilincin beslediği bilgi akışıdır." Ve hayatımızı kuşatacak olan değerlerin seçimini yapmamızdan evvel Rabbimizin bize bahşettiği "akl"ı kullanmak sorumluluğunu üzerimizde hissetmemiz gerekmektedir.

Unutmamak gerekir ki üniversiteye gelen bizleri birçok sorunlar beklemektedir. Yurt bulmak, ev kiralamak, burs vb. sorunlar, hayatla olan ilk ciddi sınavlarımızdır. Bu bağlamda birtakım zorluklar bizleri arzu etmediğimiz ödünler vermeye itebilir. Bunların başında kalacağımız yurt ve almak zorunda olduğumuz burs gelmektedir. Bu noktada en büyük güçlüğü İstanbul dışından gelen müslüman öğrenciler çekmektedir. Belli anlayışlara hizmet eden yurtlarda kalan öğrenciler ister istemez bu yurtlardaki zihniyetlerin iradesi altına girmektedirler. Bu nokta müslüman gençliğin sahih Kur'ani düşünceye ulaşması önünde en büyük engellerden biridir. İktisadi-sosyal sorunlar önemlidir ve bir şekilde çözüme ulaşmak zorundadır; ancak bizler için ölçü olmamalıdır. Bizleri üniversitenin resmi bakışının kuşatması kadar önemli bir sorundur bu. Nitekim sistemi besleyen ve kendi zaaflarını örtmede kullandığı unsurlardan biri de bu yapılardır.

Son bir kaç yıldır liberal mantık maddi alanda da üniversitelere sirayet etmiştir. İki sene önce % 400-1000 arası artan harçların bundan sonra yüzde kaç artacağını bilemiyoruz. Ancak şimdiden görmemiz gereken bir şey var ki o da önümüzdeki yıllarda üniversitelerin tamamen paralı hale getirilmek istenmesidir. Bu da gençlik arasında daha da büyük uçurumlar doğuracak, kutuplaşmaları beraberinde getirecektir.

Aslında bütün bunlar, sistemin işleyişini daha da yakından görmemize ve üzerimize düşen sorumlulukların farkına varmamıza da sebebiyet vermektedir. Bir yerde üniversite zemini, bizlere bütün bunları sorgulayabilme fırsatını vermektedir. Doğruları yakalayabilmek ise bize düşmektedir. Üniversite süresince kendimizde oluşturacağımız sağlam irade bizleri hayata hazırlayacaktır. Burada oluşturacağımız idealleri hayata geçirebileceğimiz dostlukları oluşturmak ancak Kur'ani manada ümmet olma şuurunu yakalamakla mümkündür. Bunu yapamazsak çözümsüzlükler girdabında boğulmaya modern-cahili sistemin özlem duyduğu fert olmaya mahkum oluruz.

Bugün, üniversitelerin öneminin en somut göstergesi Cezayir'dir. FİS kitlesinin % 50-60'lık bir kesimi üniversiteli işsiz gençlerden oluşmaktadır. Bu gençler ki 1970'lerde cahili sistemin kendilerine dayattığı eğitim ve öğretim mantığına karşı direnmekle kalmayıp, Kur'ani sorumlulukları gereği birçok pratik soruna çözüm bulmada önderlik etmişlerdir. Fakir öğrencilere ev, burs gibi imkanlar sağlama, pahalı kitapların fotokopilerini çektirerek dağıtma, fakir semtlere maddi imkanlar sağlamakla birlikte İslami bilinci götürme, üniversite dışına da taşarak topluma mesajını iletme yolunda büyük gayretler sarf etme sorumluluğunu, cahili sistemin tüm baskılarına rağmen yerine getirmeye çalışmışlardır.

Bizler belki bu derecede üniversiteleri ve üniversite dışı platformları kuşatacak güçte değiliz; ancak en azından bu sorumluluğun idrakinde olmalı ve elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Bunun için de hareket alanlarımızı genişletmeli, sosyalleşmeliyiz. Bu ise sadece birebir ilişkilerle değil, ses getirici platformlar oluşturmakla olur. Bu platformları oluşturabilmekse niteliğimizi artırmakla mümkündür. Bütün bunlar gücümüz oranında oluşturacağımız ilişkilerle alakalıdır.

Kültür faaliyetlerinin tüm olanaksızlıklar ve engellemelere rağmen artırılması, kitap sergileri açılması, uzun vadede ise gençlerin gidebileceği ve tartışma ortamları olabilecek mekanların müslümanlar tarafından organize edilmesi sosyalleşmenin pratik adımları olacaktır.

Nitekim bilinçli müslümanların -Türkiye'deki siyasi-sosyal konjonktürün de büyük etkisiyle- en büyük sorunlarından biri ve belki de en önemlisi Kur'ani mesajın kitlelere ulaştırılabilmesidir.

Bunu aşabilmek en başta özverili bireyin oluşturulması, sonrasındaysa birlikte sistemli çalışmayı öngörür.

Kur'an'ı önceleyen, fikri ve siyasi bilinç aşılamayı içeren kitap vs dergiler üniversiteli gençlere tanıtılmalı, bunların okunup tartışılabileceği ortamlar daha yoğun olarak kullanılmalıdır.

Bunların yanında, tevhidi bilince sahip müslümanlar yapay gündemlere sapmaktan da uzak durmalıdırlar. Marksist ve milliyetçi görüşe sahip kitlelerin dışarıdan yönlendirilen saptırmacı hareketlerine karşı dikkatli olunmak zorundadır. Koridor gündemlerine takılıp kalmadan geleceğe yönelebilmeliyiz. Bulunduğumuz fakültelerde araştırma görevlisi olarak kalmaya çalışmak ve önem verdiğimiz konularda uzmanlaşmak amelleştirmeye çalışacağımız bilgimize yeni imkanların kazandırılması şeklinde algılanmalıdır.

Ancak vahyin rehberliğinde oluşabilecek bu akademik uzmanlaşma, bizleri soyut projeler üretmeye ya da yapay sorunlarla uğraşmaya değil, modern ve cahili sistemin bozukluk ve zaaflarını şümullü biçimde görebilmeye, tanımlayabilmeye ve özellikle Türkiye'de pratiğimize uygun çözümlere katkıda bulunmaya götürmelidir.

Tevhidi hareketin yeniliği ve kuşatıcı bir kurumsallaşmaya ulaşamaması üniversite sonrası, gençliği, ferdi çözümler aramaya itmektedir. Bunun aşılabilmesi, Kur'ani bilinci kuşanan insanların -mevcut güçleriyle orantılı- ortak çözümler oluşturabilmesiyle mümkündür. Kurumsallaşma, belli bir süreci ve bu süreci sabır ve metanetle kuşanacak özverili kadroları gerektirir.

"Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki içinizden cihad edenleri (güçlüklere) sabredenleri bilelim ve söylediğiniz sözlerin (doğru olup olmadığını) sınayalım." (Muhammed, 47/31).

Bu kadrolar oluşturulamadan yapılacak olan girişimler sonuçsuz kalacak ve çözüm olarak ortaya konacak tahliller ise sapma ve savrulmaları engelleyemeyecektir. Tevhidi hareketi aşan çözüm arayışlarına girmek, bu hareketin yakın geçmişine yapılacak olan bir haksızlık olacaktır. Hazmedilerek yaşanacak olan süreç ise, özverili müminlerin gayretlerine, sabır ve metanetlerine bağlıdır.

"Sonra kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur." (Fatır, 35/32)

"Müminler onlardır ki, Allah'a ve elçisine inandılar. Sonra şüphe etmediler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte (iman sözlerinde) doğru olanlar onlardır." (Hucurat, 49/15)

"Andolsun sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan, canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz. Sabredenleri müjdele." (Bakara, 2/155)

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 43 - Ekim 94

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları