Usul-i Din (İbn Hazm)

Usul-i Din (İbn Hazm)
Yusuf Aydın

İbn Hazm, Endülüslü İslam bilgini­dir (h. 384). Müçtehid olup, devrinin meşhur simalarındandır. Önce Şafii mezhebinin koyu taraftarlığını yapmış­tır. Davud b. Ali ez-Zahiri ile tanışma­sından sonra Zahiriyye mezhebinin müntesibi olmuştur. Kendine has gö­rüşleriyle çağdaşlarının hücumlarına hedef olmuştur. İbn Hazm'ın, tanıtma­ya çalışacağımız ufak hacimli ama muhteviyatı yüklü Usul-i Din kitabı, kendisinin ve Zahiriyye mezhebinin is­keleti olan düşünceleri bir arada bulun­durması ve her devirde üzerinde birçok tartışmaya konu olan usul esaslarını ele alması bakımından önemli bir eser­dir. Biz kitabı alt başlıkları krite ederek tanıtmaya çalışacağız.

A) İcma

Müellif, kitabına İcma meselesini ele alarak başlamasını bu konudaki mevcut, derin görüş ayrılıklarının bulunmasına bağlamaktadır, İcmaın ge­rekliliği ile ilgili olarak da: "...Çekişme­yin yoksa korkar başarısızlığa düşersi­niz ve kuvvetiniz elinizden gider." (8/Enfal, 46) ayetini zikreder ve "Allah ihtilafı kötü görmüştür" der.

İbn Hazm icmayı;

a) "Mutlak" kıya­mete kadar geçerli ve herhangi bir de­virde akdolunan icma;

b) Herhangi bir devirde akdolunan icma ve akdolunmayan icma olmak üzere iki kısımda mütalaa etmiştir.

Birinci şekildeki icma İbn Hazm'a göre kesinlikle sahih olamaz. Çünkü böyle bir durumda icmanın akdi tamamlanmış olacaktır. Dolayısıyla Al­lah'ın emri geçersiz duruma düşecektir. Bu tip icma, onu bildiği halde hoş gören ve onda ısrar eden kimsenin küfrüne sebebiyet verir.

İkinci tip icma ise üç kısma ayrılır:

a) icma'ın akdolunduğu asır saha­be sonrası devirdir.

b) Sahabe devridir.

c) Sahabe asrı ve icmaın akdolun­duğu sonraki devir.

İlk şıkta yer alan icma batıl bir şey üzerine akdedilmiş ve delilden yoksun (27/Neml, 64) bulunduğundan İbn Hazm bu tip bir icmayı sahih kabul etmemiştir. Böyle bir icma yaptırım bakı­mından da güçlü değildir.

Üçüncü şık icma ise sahabeden sonrakilerin ortak fikre sahip olmalarıy­la gerçekleşen sahih bir icmadır. ister­se sahabenin bu konuda herhangi bir görüşü varid olmamış olsun. Ama şura­sı var ki bu tip icma sahabenin bir bölü­münden varid olan herhangi bir kavil üzerine ya da başka bir içti had üzerine bina edilmiştir. Bu da iki delille geçer­sizdir.

Birincisi böyle bir icma "müminlerin tümü" tabiri kullanılarak yapılmış bir ic­ma değildir. Bilakis müminlerin bir bölü­mü ile gerçekleştirilmiş bir icmadır. Bu­nu da müminlerin tümünün icmaı kabul etmek yanlıştır. Çünkü Allah bize "emir sahiplerinin" bazılarına itaat etmemizi emretmemiştir. Sahabe asrı ise emir sahiplerinin hepsini oluşturuyordu.

Sahabe sonrası dönemde mümin­lerin icma akdettiklerini söylemek ise caiz değildir. Zira Tabiun ve Tabiun sonrası dönemde yaşayan alimler he­men hemen dünyanın her yerinde da­ğılmış şekilde idiler.

Öyleyse sahabenin icmaına uygun tavır alan ve ona karşı cephe almayan herkes mümindir. Bundan haberi olma­dığı için ona karşı gelen ise nazar-ı dik­kate alınmaz. Ancak bile bile karşı ge­len ve bunda ısrar eden kimse ise kafir­dir. Bu hükümler yaşadığı dönemin icmaına karşı gelenler için uygulana­maz.

Böylece İbn Hazm, Sahabe İcmaı olarak ikinci şıkta zikrettiği dışında hiç bir icmaın sahih olarak kabul edileme­yeceğini iddia etmektedir. Bu iddiasına da "Rabbinin merhamet ettikleri bir ya­na ihtilaflarına devam ederler." (11/Hud, 118-119) mealindeki ayetleri delil olarak göstermiştir.

İbn Hazm, Sahabe icmaı da şu şekilde sınırlandırmıştır: "Sahabenin bir bölümünden nakledilen ve diğerlerinden bunun aksini iddia edenin bulun­madığı söylenen durum icmadır." diye­nin sözü geçersizdir. Böyle bir iddiada bulunup icmaın kabulü söz konusu ol­muşsa bu kimse "bilmediği şeyin ardı­na" düşmüş (17/İsra, 36) ve günaha gir­miştir. Eğer bu konuda derse ki "Saha­be hayır ve yücelik sahibi bir topluluk­tur." Dolayısıyla benimsemedikleri bir olay karşısında susmaları imkansız­dır." Biz de deriz ki: Sahabenin hepsi­nin bunu bilip ses çıkarmadıkları iddiası imkansızdır. Şöyle ki sahabeler farklı beldelere dağılmışlardır. Yemen, Mek­ke, Medine, Basra, Küfe, Şam, Mısır vs. Dolayısıyla sahabenin bir bölümün­den -Hulefa-i Raşidun vb. gibi- herhan­gi bir kavil nakledip diğer sahabelerin hepsinin bunu bildiğini söylemek kuş­kusuz hepsine iftira etmektir. Kişi an­cak onların tümünün bildiğini idrak etti­ği -beş vakit namaz, Ramazan orucu, Hac, ölü ve domuz etiyle kanın haramlığı, içkinin haramlığı vb. gibi- kuşku du­yulmayacak kadar kesin nassla sabit konularda konuşabilir. Böylelikle bu tip bir kanaata sahip olanların zanları ge­çersizlik kazanmış olmaktadır.

İbn Hazm, taklitlerine uygun düştü­ğünden dolayı bu tip icmayı kabul eden Hanefi, Maliki ve Şafiileri bu konuda karşı çıkılıp çıkılmadığını araştırmadan sahabenin bir kesimine karşı tavır al­dıklarını öne sürerek onların Allah'ın en şiddetli kulları olduklarını ileri sürmek­tedir.

İbn Hazm, sadece Medineliler'in ic­maını kabul eden Malikiler'in bu görü­şünü de şu yönlerden eleştirmektedir. Öncelikle bu, delili olmayan bir iddiadır. Medine'nin değeri geçmişiyledir. Bugün ise bu beldede hakim olan fısk ve küfürdür.

İbn Hazm, Malikiler'in böylesi bir id­diayı, mezheplerini benimsetebilmek için seçtikleri bir araç olarak kabul eder.

Bütün bu eleştiriler ve iddialardan sonra İbn Hazm çözüm olarak şunları söylemektedir: "Sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çe­kişirseniz onun hallini Allah ve Resulü­ne bırakın." (4/Nisa, 59). "İhtilal edip durmaktadırlar. Yalnız Rabbinin mer­hamet ettikleri (bu ihtilafın dışında kal­mışlardır." (11/Hud,118-119) mealin­deki ayetler bize icmaın (fikir birliği) ol­madığı yerde ihtilafların vuku bulacağı­nı gösterir. Durum böyle olunca kurtu­luş Allah'ın bizi yükümlü kıldığı Kur'an ve sahih sünnete dönüştedir. Sahih sünnet ve Kur'an'dan başkasıyla hü­küm vermek helal değildir.

İbn Hazm'ın bu değerlendirmeleri göstermektedir ki; mezheplerin oluşu­mundan sonra "edille-i şeriyye"den (yani şer'î delillerden] kabul edilen "icma"ın muhtevası ve şekli konusunda çok esaslı ve köklü ihtilaflar mevcuttur. Yani icma hususunda icma olamamış­tır.

Yukarıda İbn Hazm'ın, Ehl-i Sünnet ekolüne dahil mezheplerin icma konu­sundaki farklılıkları sıraladığını gördük. Ehl-i Sünnet içinde olan bu ayrılıklar yanında Sünni düşünce mektepleri, Şii müçtehidlerini de icma dairesinin dı­şında bırakırlar. Şii düşünce mektebi de bilmukabele aynı şekilde hareket eder. Şii ulema bu konuda daha da ileri giderek sadece Hz. Ali'nin ve Fatıma'nın neslinden gelenlerin içtihadda bulunabilecek yegane kimseler olduğunu iddia ederler. (1)

Aynı şekilde Mecelle'de geçen "içtihad ile içtihadın nakzolamayacağı" (2) kuralı içtihadın birbiriyle çelişebileceğine delalet eder. Bu da icmaın vukuu ko­nusunda bir engel teşkil eder. Zira bu birbirine muhalif, çelişkili görüşlerin ka­bulü manasına gelir. (3)

İcmaın sıhhati ve onun teşri kayna­ğı olduğuna dair ileri sürülen nasslardan en kuvvetlisi de "kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra pey­gamberden ayrılıp müminlerin yolun­dan başkasına uyan kimseyi yöneldiğine döndürürüz ve onu cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir (4/Nisa,115) mealindeki ayettir. Bu ayetle geçen "müminlerin yolundan başkasına uyan kimseyi" ibaresi, mü­minler cemaatinin bu helaldir, bu da haramdır şeklindeki hükümlerini icma sayar. Kim ki böyle bir şeye muhalefet­te bulunursa onların yoluna uymamış olur. Bununla beraber İmam Gazzali ve Hüseyin Kazım Kadri (4)bu ayetin böyle anlaşılmayacağını, ayetten kasdolunanın "kim peygamberle sava­şır, peygambere itaat etmez ve onun düşmanlarına karşı koyma hususunda müminlerin yollarından ayrılırsa biz onu yöneldiği şeye döndürürüz" şeklin­de olduğudur. Yani müminler için üze­rinde ittifak edilen husus ancak Rasulullah'ın tebliğ ettiği hükümler etrafındadır.

İcmada yetkisi olanlara gelince: Ehl-i Sünnet'e göre Hariciler, Rafıziler, Kaderiyye ve Cehmiyye mensupları kendi mezheplerinin propagandasını yapıyorlarsa icma yapacak müçtehidler arasına giremezler. (5) Ehl-i Sünnetin bidatcı olarak tanımladığı bu fırkalar da aynı şekilde Ehl-i Sünnet'i itham etmiş­lerdir. Şu halde icma yalnızca belli bir mezhebin tekelinde ve o mezhep müçtehidlerince mi sınırlandırılacak? Eğer böyle değilse o halde icma mümkün ol­mamıştır, icma edilen bir konunun da­ha sonraki dönemlerde de teşri olduğu veya daha sonraki devirlerde başka bir icma ile nesh edilebilirliliği meselesinde de ihtilaf sözkonusudur.

Üzerinde çokça durulan ve ehem­miyet atfedilen icma konusunda yuka­rıda zikrettiğimi; alt başlıklara kaç kişi icma yapabilir'' İcmaın senedi var mı­dır? Varsa nasıldır? İcma çeşitleri nelerdir? gibi ilavelerde bulunabiliriz. Fa­kat bütün bu konuları tek tek ele alsak bile bu konular üzerinde de bir çok mezhebin ve bu mezhepler içindeki imamların farklı görüşlerini görürüz. Zaten icma konusu üzerinde, kastedi­len ıstılahı manada ittifak mümkün ol­muş olsaydı bu kadar farklı fırkaların ve mezheplerin doğması biraz güç olurdu herhalde. Kısacası icma bir teşri kaynağı değildir. Böyle bir şeyi iddia etmek de yanlıştır. Zira Allah «Ey iman eden­ler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulu'l-emre itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyor­sanız- onu Allah'a ve rasulüne götürün. Bu hem hayırlı, hem sonuç bakımın­dan daha güzeldir." (4/Nisa, 59) buyur­maktadır.

B) Ahad Haber

İbn Hazm, Ahad haberi üç bölümde mütalaa eder:

a) Rasulullah'a ulaşıncaya kadar sika ravinin sikadan nakli.

b) Ravi zincirinde mecruh, kötü ezberli veya tanınmayan (meçhul) ravilerin bulun­duğu haber.

c) Daha değişik şekilleriyle aynı tip nak­ledilen haberler.

İbn Hazm birinci şıkta zikrettiği, sikanın sika raviden rivayetini kabul eder.

Ravi zincirinde mecruh birinin rivayetini ise kabul etmez. Çünkü bu ibn Hazm'a göre Rasulullah'ın söylemediği bir sözdür. Bu­nunla da amel edilemez.

İbn Hazm'a göre ravi zincirlerinde ke­siklik bulunan Mürsel ve Munkatı rivayetler­le amel edilmez. İbn Hazm bu tarikle gelen rivayetleri kabul eden Hanefi ve Hanbeliler'in yanıldığını söyler. Çünkü bu her iki ri­vayet türünde de dinde hüviyeti bilinmeyen (meçhul) bir kimse mevcuttur. Böyle kimse­lerin nakliyle hüküm vermek ise helal değil­dir.

İbn Hazm, rivayetlerin güvenilirliği ve bu tür yanlışlıkların izalesi için rivayeti nakle­den ravilerin "adil" mi, yoksa "fasık" mı ol­duklarının bilinmesini şart koşar. Mecruh bir ravinin rivayetini "Fasıkın haberi" (49/Hucurat 6) olarak niteler. Ayrıca hadiste bir tedlis sözkonusu ise bunun mürsel hadisten daha aşağı olduğunu söyler. Sika bir ravinin riva­yetinin kabul edilmesinin gerekliliği ile ilgili olarak da şu ayeti delil olarak gösterir: "Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinir­ler." (9/Tevbe, 122) İbn Hazm ayrıca ezberi kötü olan ravilerin naklinin de sahih olmaya­cağını söyler. Zira ezberin kötü olması tefakkuh (anlayış) olmadığının delilidir.

İbn Hazm, yukarıda saydığımız olum­suzlukları taşımayan ve sika olan ravilerden gelen nakillerin Allah tarafından gönderildi­ğini söyler. Ravilerin sika olup olmaması ko­nusunda ise bu sahada otorite olmayanların söz hakkına sahip olmadığını söyler. Bu şartlar altında gelen rivayetler ise Allah tara­fından korunmuştur. İbn Hazm buna delil olarak da "Doğrusu o zikri (Kur'an') biz indir­dik onun koruyucusu da elbette biziz." (15/Hicr,9) ayetini gösterir.

İbn Hazm'ın ahad haber konusundaki bu görüşlerini aktardıktan sonra şimdi bun-ten mütalaa edebiliriz:

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, islam düşünce yapısı içerisinde neşet etmiş Ke­lam, Fıkıh ve Nahiv ilimlerinin önde gelen alimleri ahad haber konusunda farklı bakış açılarına sahip bulunmaktadırlar. (6) Bilindiği üzere Kelam ilmi itikada taalluk eden konu­ları kapsamaktadır. İtikad esasları ise delaleti kafi olan nasslarla oluşturulur. Delaleti kati olan nass ise mütevatirdir. Mütevatir dı­şında kalan haberler ise ahaddır. Ahad haberde de zan vardır. (7) Zan ise "haktan bir şey kazandırmaz. (8) O halde itikat kesinlikle ahad haberle oluşturulmaz. (9)Kelamcıların birçoğu bu görüştedir.

Fıkıhçılar arasındaki farklılıkları ise şöyle özetleyebiliriz (10) :

Ebu Hanife ahad haberin kabulünü üç şarta bağlamıştır.

a) Ravi, Hz. Peygamberden rivayet etti­ğinin aksine davranmamış olmalı.

b) Hadis, her mükellefin hükmünü bilme ihtiyacı hissettiği olaylar hakkında olmama­lıdır.

c) Hadis, kıyasa ve serî esaslara aykırı olmamalıdır.

İmam Malik, ahad haberin kabulünü, icma konusundaki Medine ahalisinin tatbika­tına aykırı düşmemesi şartına bağlar, imam Şafii, senedin sahih ve muttasıl olması şar­tını ileri sürer.

İmam Hanbel, ahad haber konusunda Şafiilerin görüşlerinin aynını ileri sürer. Şu farkla ki senedde ittisal şartı aramaz.

Nahivciler arasında genel olarak hadis­ler delil olarak gösterilmez. Bunun nedeni de hadislerin mana üzere rivayetleri ve bu ri­vayet esnasında meydana gelen tahrifatlar­dır. Nahivciler arasında "Elfiye" sahibi imam Şafii dışında ahad haberi delil olarak göste­ren olmamıştır, imam Şafii de bundan dola­yı tenkide maruz kalmıştır.

İbn Hazm, ahad haberin kabulünde ravilerde adalet şartını yeterli görür. Yani ravi­lerin "cerh ve tadil" esaslarına uygunluğu İbn Hazm için ölçü kabul edilmektedir. Oysa cerh ve tadil konusunda rivayet tenkidinde bulundan imamlar metodlarının ve ıstılahla­rın farklılığı ve şartlarının muhtelif olmasın­dan dolayı raviler bakında farklı anlayışlara sahip olmuşlardır. Abdurrahman b. Mehdi'ye göre sika olan nice ravi vardır ki Yahya b. Said Kattan'a göre mecruh kabul edilir.(11)

İbn Hazm'ın, sika ravinin naklettiği ha­berin kabul edilmesinin gerekliliğine dair Tevbe Suresi'nin 122. ayetini delil olarak getirmesi ise hayret-i mucib bir yorumdur. Zira Tevbe Suresi'nde bu ayet ve bundan önceki ayetler genel olarak savaş ile ilgilidir. Bu ayetlerde savaşa gidenler ve geri kalan­lardan (katılan ve katılmayanlar) bahsedi­lir.

Tefsirlerde bu ayet şöyle değerlendirilir: Müslümanların büyük bir kısmı savaşa gi­derken bir grup da kalıp Allah'ın elçisine hiz­met edecek ve bu suretle ona gelen yeni va­hiyleri öğrenecek, kavimleri dönüp geldikle­rinde onları uyaracaklardır. Bu anlamı verebilmek için ayetin şöyle takdir edilmesi gere­kir: 'Her fırkadan bir taife savaşa gitmeli, bir taife durup dini öğrenmeli, savaştan dönen kavimlerini uyarmalıdır.' (12)

İbn Hazm'ın diğer bir iddiası da, sika ra­vilerden nakledilen haberlerin Allah tarafın­dan korunduğu şeklindedir. Bu iddiasına de­lil olarak da Hicr Suresi dokuzuncu ayetini getirir: "O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik, onun koruyucusu da elbette biziz." Bu ayette ge­cen zikr kelimesi bin dört yüz yıldır hiç bir de­ğişikliğe uğramadan mütevatiren, bugüne dek gelen Kur'an-ı Kerim'in karşılığıdır (13).Seyyid Kutub, bu ayetin tefsirinde şunları söylemektedir: "islam tarihinde ortaya çıkan çeşitli gruplar Hz. Peygamberin sözleri ara­sına çeşitli uydurma hadisler katmışlardır. Allah'tan korkan ve gerçekleri kavrama ye­teneğine sahip onlarca alim peygamberin sünnetini kurtarmak, onun sözlerini ayıkla­mak, bu dinin aleyhinde komplolar kuran dü­zenbazların uydurmalarından arındırmak için onlarca sene uğraşmışlardır. Ayrıca bu gruplar, Kur'an ayetlerinin anlamlarını yo­rumlayarak onları, istedikleri hüküm ve di­rektifleri çıkarmak için sağa sola bükme im­kanını da bol bol bulmuşlardır. Buna rağ­men bütün bu gruplar, Allah tarafından koru­nan bu kitabın ayetlerine yeni bir şey ekleme imkanı bulamamışlardır." (14)

Seyyid Kutub'un da işaret ettiği gibi yıl­lardır lafız ve mana yönünden tevatüren nakledilen Kur'an ile zan taşıyan ve bir çoğu manen -zira lafzen mütevatir hadis sayısı çok azdır- nakledilen hadisleri Allah'ın vaadettiği "korunmuşluk şemsiyesinin altına sokmamız mümkün değildir.

İbn Hazm'ın göz önüne almadığı önemli mülahazalardan biri de bahsettiğimiz mana rivayetidir. Mana ile rivayet hususunda da, hadis ulemasının hadislerin mana ile rivayet edilebilirliği veya edilemezliği konusunda ih­tilaf ettiklerini görmekteyiz. Bir kısım ulema, mana ile rivayeti kabul ederken bir kısmı da kabul etmemiştir. Mana ile rivayet edilen ha­dislerin birçoğunda aynı konuda farklı isnadlara sahip çok çeşitli nakiller bulunmaktadır. (15) Bu nakillerin bir kısmında kelimele­rin eksikliği, bir kısmında, farklı lafızların yer alması sonucu anlam kaymalarının olduğu bilinen bir husustur. Bu da bizi, hadislerin yalnızca senetlerde yer alan ravilerin cerh ve tadile tabi tutulmasının yeterli olmadığı sonucuna götürmektedir. Hadislerde yer alan sened zincirine gösterilen ilgi kadar metinlere de aynı ilginin gösterilmesi büyük bir zorunluluktur. Ne yazık ki hadis mecmu­alarının tedvininden sonra hadis metinleri, İbn Hazm'da da gördüğümüz gibi sadece senedler açısından değerlendirilmiştir. Bun­ların sonucunda da tedvin edilen bu mecmualar "Allah'ın kitabından sonra en doğru bilgi" şeklinde tavsif edilmiştir. Tabiatıyla bu tavsifi her düşünce mektebi (Şia, Ehl-i Sün­net vs.) kendi mecmualarına atfetmiştir.

Ahad haberin üzerinde bu kadar çok durmamızın sebebi; tarih boyunca bir çok ihtilafa kaynaklık etmesinden dolayıdır. Ahad haber, tarihte ve bugün itikadî, mez­hebi ve siyasî tartışmaların alt yapısını oluş­turmuştur. Teorik olarak bir çok kitapta yer alan bu haberler pratikte de yüzlerce yıllık bir miras oluşturmuşlardır.

Mesela Şia itikad ilkelerine imamet prensibini koyarken Ehl-i Sünnet böyle bir il­keyi iman prensibi olarak kabul etmez; Yine Şia, on iki imam kanalıyla gelen rivayetleri kabul ederken Ehl-i Sünnet kaynaklarında yer alan ravi ve rivayetlere itibar etmez. Ay­rıca Kur'an'da müslümanların zulme karşı duyarlı olmaları ve zulme karşı çıkmaları önemle vurgulanırken hadis mecmualarında zalim halifeye itaat bablarının açılması ahad haberin çelişkili anlamlar içermesine sadece bir kaç örnektir.

 

Notlar:

1. Muhammed Ebu Zehra, islam Hukuk Meto­dolojisi, Fecr Yay., s. 171; ayrıca bkz.: Zekiyüddin Şaban, islam ilminin Esasları, T. Di­yanet Vakfı Yay., s. 94, dipnot 161.

2. Mecelle, Madde 16 (A. Hikmet Berki).

3. Mustasfa, c. l, s. 175.

4. Hüseyin Kazım Kadri'nin icma ile ilgili iktibas dergisinde yayımlanan makalesi, c. 7, Ma­yıs/90. Ayrıca Zekiyuddin Şaban, a. g. e., s. 96. Mutezile alimlerinden Nazzam'ın konuyla ilgili görüşleri.

5. Muhammed Ebu Zehra, a. g. e., s. 179.

6. Bu konuyla ilgili olarak bkz.: Muhammed Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması-Hadis Müdafaası, Yöneliş Yay., s. 365.

7. lci el-Mevafık, s. 79.

8. Yunus/36; ayrıca bkz.: Hucurat/12, Necm/28.

9. Mahmut Şeltut, el-lslam Akidelun ve Şeriatun, s. 58.

10. Zekiyuddin Şaban, a. g. e., s.75

11. Mahmud Ebu Reyye, a. g. e., 'Cerh ve Tadil' bölümü, s. 359-360.

12. Süleyman Ateş. Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tel­sin, Yeni Ufuklar Neşriyat. Cilt 4, s.154.

13. "Zikir" kelimesi için bakınız: 16/44; 21/50; 15/61; 41/41; 15/9.

14. Seyyid Kutup. Fizilalil-Kur'an. Dünya Yayın­ları, cilt 6, s. 463.

15. Mahmut Ebu Reyye, a. g. e., 'Mana ile Riva­yet1 bölümü, s. 90-96.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Kar Çiçeği17 Şubat 2015 Salı 01:12
  • Liberal Ahlâksızlığın Sufizmle Örtüştüğü Alan16 Şubat 2015 Pazartesi 21:03
  • Rivayetperestliğin Sonuçları14 Şubat 2015 Cumartesi 01:04
  • “Çağdaş Arap Düşüncesi"04 Şubat 2015 Çarşamba 00:05
  • Sudan İslami Hareketi02 Şubat 2015 Pazartesi 18:39
  • Bir Kitap Vesilesiyle: Bin Badis02 Şubat 2015 Pazartesi 00:30
  • Sünnetullah: Bir Kur'an İfadesinin Kavramlaşması01 Şubat 2015 Pazar 19:00
  • Türkiye'de İslamlaşma ve Önündeki Engeller31 Ocak 2015 Cumartesi 01:10
  • Eski Soruna Yeniden Bakmak30 Ocak 2015 Cuma 00:02
  • "Siyasal İslamın İflası" mı?28 Ocak 2015 Çarşamba 23:12