Yeni Dünya Düzeni ve İslam Dünyası

Hasan Elhac Ali

Hasan Elhac Ali Kuzey Texas Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde öğretim üyesidir.

11 Eylül 1990'da, Kongre önünde muzaffer bir edayla yaptığı konuşmada Başkan Bush, Amerikan dış politikasının bir amacı olacağını ilan etti. Henüz bir kaç ay öncesinde Soğuk Savaş döneminin düşmanları ABD ve Sovyetler Birliği'nin, eski bir Sovyet müttefiki olan Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmak için tahmin edilemeyecek bir işbirliği seviyesi göstermiş olmaları nedeniyle konuşmanın ton ve vurgusu uluslararası politikada yeni bir safhanın başladığını işaret ediyordu. Bu konuşmasında Bush şunları söyledi:

Basra Körfezi'ndeki kriz, ciddi ve tehlikeli olduğu kadar, tarihi bir işbirliği dönemine doğru adım atmak için de bulunmaz bir fırsat sunuyor. Bu sorunlu zamanların ardından, beşinci hedefimiz; terör tehdidinden uzak, adalet için uğraşıda daha güçlü ve barış arayışında daha emin olacağımız yeni bir dünya düzeni, yeni bir dönem doğabilir. Doğu ve batısıyla, kuzey ve güneyiyle dünya uluslarının daha müreffeh ve uyum içinde yaşayabilecekleri bir dönem.

Yeni bir dünya düzeni fikri, göründüğü kadarıyla eski sistemin yıkılmasını ve diğerinin farklı alanının doğumunu gerektiriyor. Bu yazının amacı, mezkur dünya düzeninin öncüllerini tanımlama ve analiz etmedir. Bu öncüller "eski" düzenin prensiplerinden, dayanaklarından ne kadar farklılar? Ya da daha açıkçası, Economist'in sözcüklerini kullanacak olursak, "Yeni Olan Ne? Hangi dünya? Ve kimin düzeni?" (Economist, 23 Şubat 1991, s. 25-26). Bu "düzen"in gündemleri neler ve Üçüncü Dünya'nın çıkarlarını ne kadar yansıtıyor? Bu yeni dünya düzeni İslam dünyasını, Üçüncü Dünyayı ve Güney sakinlerini nasıl etkileyecek?

Diğer Üçüncü Dünya bölgelerine kıyasla, geniş jeopolitik, etnik ve sosyo-ekonomik spektrumu İlam dünyasına, güçlü Kuzey ve az gelişmiş Güney arasındaki ilişkileri incelemek açısından elverişli bir analitik çerçeve olma özelliği bahşediyor. Üstelik "bölge"nin dini ve kültürel bağlan Kuzey'inkilerden daha farklı. Bu zıtlık, özellikle Latin Amerika gibi Kuzey'le aynı dini ve aynı kültürün temel özelliklerini taşıyan Üçüncü Dünyanın diğer bölgeleri söz konusu olunca daha bir önem kazanıyor.

'Yeni Düzen"in Doğuşu

Yeni dünya düzeninin en göze batıcı özelliklerinden biri onun yayılış tarzı. Uluslararası sistemde kavgasız belasız bir değişim mümkünse de, bazı dünya politikası araştırmacıları yeni bir dünya savaşını değişimi sağlamak için gerekli bir mekanizma olarak görüyorlar (Gilpin, 1985; Modelski, 1978). Gilpin ve Modelski'ye göre uluslararası sistemdeki belli başlı değişiklikler I. ve II. dünya savaşlarından sonra oldu. Buna karşın, uluslararası sistemin üçüncü dönüşüm iki faktör sonucu oluştu: 1) Global bir ekonominin doğması, iletişim devrimi ve demokrasi ve piyasa merkezli ekonomilere kayma gibi değişimler; 2) Uluslararası sistemdeki güç dağılımında dönüşüm (Huntington, 1991, 5). Sovyetler Birliği'nin dağılması ABD'yi tek süpergüç olarak bıraktı. Ayrıca kuşatıcı olmayan ikinci Körfez Savaşı, Amerika'nın dominant bir dünya askeri gücü olarak üstünlüğünü gösterdi.

I. Dünya Savaşını müteakip oluşan uluslararası düzen ulus-devletin önceliğine, üstünlüğüne dayalıydı. Ulusal bağımsızlığa erişme ve muhafaza etme politikanın itici gücü haline geldi. II. Dünya Savaşı'ndan sonra gelişen sistem, bu arada, farklı bir temele-ideolojiye dayanıyordu (Brzezinski, 1991, 3). Doğmakta olan yeni dünya düzeninde iktisadi etkenler daha büyük ve dominant rol oynayacağa benziyor.

Sovyetler Birliği'ndeki son olaylar uluslararası politikada iktisadi meselelerin önceliğini gösteriyor olabilir. Batı ekonomik yardımı koşullarla geldiği için Sovyetler Birliği'ndeki artan ekonomik problemler ülkeyi Batı'nın politik etkisine hassas, mahkum hale getirdi. Askeri endüstrileri sivil hale getirme, askeri gücü azaltma ve uluslararası önemli sorunlarda yumuşama gösterme, Batı yardımı karşısında Sovyetler Birliği'nin karşılık olarak yapabileceği şeyler. Ekonominin ideolojiyi gölgelediğine bir diğer örnek Çin'in durumu. Amerika'yla olan ticaretindeki 10 milyar dolarlık fazladan dolayı Çin, iktisadi olarak oldukça hassas. Bunun içindir ki Çin, ulusal çıkarlarım doğrudan ilgilendirmeyen sorunlar yüzünden Amerika ile olan ticaretini riske sokamaz. Sovyetler'in ve Çin'in her ikisi açısından, eski müttefikler ve Üçüncü Dünya ile ilgili sorunlar askıya alınmış bulunuyor.

İktisadi gücün artan önemi, II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika'nın iktisadi gücünde göreli olarak azalmayla birlikte gelişti (Huntington, 1991, 5). Bu yüzdendir ki bazıları Amerika'nın Körfez'de askeri yola başvurmasını, içerde inişteki ekonomiyi canlandırma ve dışarıda da yükselen ekonomik rakipleri korkutma amacına matuf olarak yorumladılar (Petras, 1991). Japonya'nın dominant bir iktisadi güç olarak doğmasını güçlü birleşik bir Avrupa takip edecek. Bu gelişme Amerika'nın yerel pazarlara girişine tehdit oluşturabilir ve şirketleri dünyanın diğer bölgelerinde şiddetli rekabete maruz kalabilir. Bu nedenle, Petras (a. g. e., 513) şunları iddia ediyor:

Körfez'deki Amerikan savaşı tam anlamıyla global gücün kurallarını değiştirme vasıtasıydı. Ekonomik alandaki rakipleri, Amerikan askeri fetihlerinin bankerlerinin emrine tabi kılma iktisadi kaynakları piyasalardan savaş sübvansiyonlarına kaydırmak... Piyasaların, gelir ve kaynak paylarının teknolojik pazar gücü ile değil, politik askeri üstünlük ile tanımlandığı yeni bir askeri merkezli global düzen.

Yeni Patronlar

Sovyet tehdidinin sona ermesinden sonra, yeni dünya düzeninin Amerika ile beraber muhtemel patronları kimler? Belli başlı Amerikan stratejistlerine göre (Huntington, 1991; Luttwak, 1990; Brezinski, 1991), yükselen iktisadi gücünden dolayı ilk aday Japonya. Bu iddia iki etkene dayandırılıyor: 1) Japonya, teknoloji ve araştırma alanlarında dünyaya liderlik edecek. 2) Bu liderlik dünyanın her tarafında artan Japon nüfuzuna yol açacak, ikinci aday, yeni birleşmiş Almanya'dır. Onun gücü de, Japonya gibi ekonomik üstünlüğünden kaynaklanıyor. Her iki ülke de aşırı milliyetçi duygulara sahip. Bunlardan sonra Birleşik Avrupa ve Çin geliyor. Bu nedenlerden dolayı, bazı Amerikalı stratejistler Avrasya"daki güç dengesiyle ilgileniyorlar.

Bu tek ve çok kutuplu ortamda, Amerikan hükümetinin, üstünlüğünü devam ettirmek için aşağıdaki stratejiyi takip edeceği tahmin ediliyor: 1) Herhangi bir gücün Avrupa, Asya ve her ikisine hakim olmasını önleme; 2) Sovyetler Birliği'nin tamamen dağılmasını önleme; 3) Alman gücünü, NATO ve diğer uluslararası organizasyonlara iştirakini teşvik suretiyle sınırlama. Aynı zamanda İngiltere ve Fransa'nın da devreye sokulmasıyla Almanya'nın bu uluslararası kuruluşlara hakimiyetini engelleme; 4) Birleşik Avrupa'nın uyumlu bir dış politikaya sahip siyasi güç haline gelmesini engelleme; 5) Kuzey ve Güney Kore'nin birleşmesini destekleme ve bölgede sınırlı bir askeri güç bulundurma stratejisi suretiyle Japonya'nın gücüne tehditler koyma; 6) Çin'in piyasa ekonomisi ve demokratikleşmeye geçişini teşvik etme (Huntington, 1991, 12-13).

Yeni Dünya Düzeninin Sorunları

Henüz dünya düzeni son şeklini almamış olmasına rağmen, rahatlıkla ana öncüllerinin tanımlanabileceğini söyleyebiliriz. Amerika liderliğindeki Batı dünyası; askeri üstünlük, kültürel hakimiyet ve teknolojik avantajla üstünlüğünü sürdürmeye kararlı. Şurası açıktır ki, "eski"sinde olduğu gibi yeni dünya düzeni açısından da sanayileşmiş Kuzey'in güvenliği dünya güvenliğinin merkezinde. Bu bakımdan, sanayileşmiş Kuzey'in güvenlik kaygıları vurgu ve kapsam olarak Üçüncü Dünya'dan farklı. Güvenlik kavramı, tıpkı geleneksel uluslararası ilişkilerde olduğu gibi iki varsayıma dayandırılıyor: 1) Devlete olan tehditler dışsaldır, içsel değildir; 2) Bu tehditler askeri terimlerle ifade edilir (Ayoob, 1991, 261).

Üçüncü Dünya açısından güvenlik terimi; ekonomik, kültürel, sosyal ve çevresel olduğu kadar askeri sorunları da içerecek şekilde daha geniş tutulmalıdır. Bu ülkeler için iç güvenlik sorunları dış kaynaklı alanlar kadar önemlidir, hatta bazı devletlerde daha fazla. Toplumsal, etnik ve politik çekişme hala şiddet, açlık ve gücü yol açmaya devam ediyor. Dünyadaki bütün mültecilerin yüzde yetmişi (yaklaşık 12 milyon) İslam ülkelerinden (el-Şaab, 17 Eylül 1991, 8).

Aslında Üçüncü Dünya sorunları ya görmezlikten geliniyor ya da Doğu-Batı zıtlaşmasının yan ürünü olarak görülüyor. Yeni dünya düzeninin bugünkü erken aşamasında üçüncü dünya ile ilgili hangi sorunlar yeni dünya düzeninin dışında bırakılıyor? Başlıca iki kaygı kaynaklan şunlar: 1) Kültürel egemenlik sosyal ve moral değerler ve bilgi akışıyla ilgili sorunlar; 2) kaynakların dağılımı, borç, sermayenin yeniden sirküle edilmesi ve yatırım gibi iktisadi gelişme ile ilgili sorunlar. Bunlar yeni dünya düzeninin, sanayileşmiş Kuzey'e ait olmayan ama Üçüncü Dünya ülkelerini ilgilendiren sorunları.

Enformasyon ve Kültür Sorunları

Üçüncü Dünya ülkeleri, kültürel ve sosyal açılardan Batı kültür ve geleneklerinin tamamen egemenlik kurmasına oldukça duyarlılar (Holsti, 1982, 9). İslam dünyası, yerli kültürü ikinci plana itecek şekilde işleyen ve Batılı sosyal kuralları, hayat biçimini ve davranışlarını beraberinde getiren, Batılı medyanın nüfuzu ve hakimiyeti ile karşılaştığında bir güvenlik tehdidi ile yüz yüze gelmektedir.

UNESCO genel sekreteri Amado Muhtar M'Bow, tek yönlü bilgi akışının olduğu yede özgürlüğün anlamsızlaştığım gözlemlemişti (Vidyarthi, 1988, 25). Bu sözleriyle M'Bow, uluslararası bilgi akışının mevcut durumuna işaret ediyor. Uluslararası bilgi akışını konu alan bir UNESCO raporunda Mevlana (1986, 21) şunları belirtiyor:

Gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki bilgi akımı dikey yön izliyor (Kuzey'den Güney'e). Güney'de önemli derecede az olsa da hem Kuzey, hem de Güney'in kendi içlerinde paralel akımlarda mevcut. Ayrıca Güney'den Kuzey'e de önemli miktarda bilgi akışı var; fakat Kuzeyden Güney'e oranla kıyaslanamayacak kadar az.

Dünya kamuoyunu ve kültürel, sosyal normların ve davranışların şekillenmesini etkileyen bilgi akışı bir kaç Batılı medya şirketinin tekelinde. Bagdikian beş medya devinin dünya kitle iletişim araçlarının -gazeteler, dergiler, kitaplar, radyo istasyonları, filmler, teyp ve video kasetleri vs.- Önemli kanallarını ellerinde bulundurduklarını belirtiyor. Bunlar: 1) Yaklaşık 120 milyon okuyucuya hitap eden dergiler yayınlayan ve bir kaç tane büyük yayıncılık şirketine sahip Time Warner Inc. (Amerika), iştirakleri arasında dünyanın en büyük ikinci plakçılık şirketi (WCI) ve kablolu televizyon şirketi HBO ve Cinema da var. 2) Almanya'nın Bertelsman'ı uydu televizyon, kitap yayıncılığı ve plaklar alanında. Üstelik dört kıtada 15 ülkeye yayılmış 40 magazinin de yayıncısı. 3) Rupert Murdoch'a ait New Corporation; Kuzey Amerika, Asya, Avrupa ve Avustralya'da gazeteler imparatorluğuna sahip. Ayrıca Murdoch Avrupa'nın en büyük uydu televizyon sistemi Fox Broadcasting (Amerikandaki en büyük dördüncü televizyon ağı), Harperand Row Yayıncılık ve 17 milyon izleyicisi olan TV Rehberi'ne de sahip. 4) Hachette-Sa (Fransa). Dünyanın en fazla dergi (on ülkede 74 tane) ve kaynak kitabının yayınlayıcısı. 5) Capitol Cities/ABC, Inc. (Amerika). Fazla global yaygınlığı olmasa da ABC Televizyonu, sekiz yerel TV istasyonu, 21 radyo istasyonu, 9 günlük gazete ve Hollywood Stüdyoları'nın sahibi. Ayrıca ülkenin en büyük dini materyaller yayıncısı Word, Inc.'in de sahibi. (Bagdikian, 1988, 807-811).

Uluslararası kitle iletişim araçlarının Batı dünyası tarafından domine edilmesi diğer kültürlerin marjinalleşmesine yol açıyor. Filmler, televizyon ve radyo programları, oyunlar ve müzik aracılığıyla belli normlar ve değerler yerleştiriliyor. Medya sadece sosyal tekamül, iktisadi gelişme ve uluslararası anlayışın iyileşmesine katkıda bulunmuyor; ayrıca düşmanlığı, ulusal çatışmayı, terörizmi de tahrik edebilir (Vidyarthi, 1988, 7). Uluslararası anlayış, reddetmek ve görmezlikten gelme ile değil, aksine kültürel ve sosyal farklılaşmayı, çeşitliliği kabullenme ile daha iyi bir seviyede tutulabilir.

Bu Batı egemenliği uluslararası bilgi akımının serbest olduğu iddiası altında sürüyor. Ama "eşit olmayanlar" arasındaki rekabet, güçlünün avantajına işliyor. Bagdikian (1989, 812) bu gerçeği daha açık olarak ortaya koyuyor.

Gerçek enformasyon özgürlüğü üç şartı gerektirir: Mevut olan herşeyi okuyabilme ve seyredebilme olanağı; kaynakların çeşitliliği; kendi vatandaşlarına ulaşabilme imkanı bahşeden medya sistemleri (Bagdikian).

İslam dünyası büyük oranda Batı medyasına bağımlı. Tablo I, dünyanın bazı bölgelerine ihraç edilen televizyon programların] gösterirken; Tablo 2, İslam dünyasına giren filmleri gösteriyor. Bu UNESCO istatistikleri, İslam dünyasının kültürel savunmasızlığını gösteriyor.

Tablo I: Üçüncü Dünya'nın bazı bölgelerine Batı dünyası ve Amerika Birleşik Devletleri'nden ithal edilen televizyon programları, 1983.

 

 

Batı'nın Yüzdesi

ABD'nin Yüzdesi

Arap Dünyasının Yüzdesi

Afrika

80

47

 

Arap Dünyası

59

32

28

Latin Amerika

81

77

 

 

Kaynak: UNESCO, Dünya Komünikasyon Raporu,. Vendome, Fransa: Imprimerie ds Presses Universitaires de France, 1989, 147.

 

Tablo II: İslam Dünyası tarafından ithal edilen filmler ve orijinleri

 

Yıl

 

Orijin Ülke

Yüzde

1984

Mısır

ABD, Fransa, İtalya

74,5

1985

Cezayir

ABD, Fransa, İngiltere,

Hindistan

51.4

17.9

1983

Endonezya

ABD, Fransa, İtalya,

Hong Kong

47.5

30.6

1984

Türkiye

ABD, Fransa, İtalya

64.5

 

Kaynak: UNESCO Dünya Komünikasyon Raporu, 1989, 399.

İslam dünyası ve Üçüncü Dünya'yı ilgilendiren bir diğer konu da, belkemiği sermaye olan iktisadi gelişme. Uyum ve refah peşindeki bir uluslararası düzen, daha adaletli kaynak dağılımını sağlamak zorunda. Dünya şu anda fakirlik ve bolluk içinde yaşayan insanlar arasında ikiye bölünmüş durumda.

İslam dünyası sömürgecilik döneminde hammadde ve ucuz işgücünün sanayileşmiş Kuzey'e transferiyle doğal kaynaklarının yağmalanışını gördü. Bazıları aslında yardım, kredi ve çok uluslu şirketler tarafından yapılan yatırımlar aracılığıyla Kuzey'den Güney'e sermaye akışı olduğunu iddia edebilirler. Ama yakından bakınca, bu iddia fazla bir ciddiyet taşımıyor.

İsterseniz ilk önce borç sorununu inceleyelim. 1986 yılında Üçüncü Dünya'nın 360 milyar doları İslam dünyasına ait olmak üzere 1 trilyon dolar civarında borç yükü vardı (O'Neill, 1990, 1). Üçüncü Dünya borcunun en önemli sonuçlarından biri sermayenin ters yönde akışı 1981'den 1985'e kadar, Latin Amerika ülkelerinden yıllık yaklaşık 30 milyar dolar ülke dışına çıktı (Wesson, 1990, 420). Bazı ülkeler "asıl"dan fazla "faiz" ödediler. 1980 yılında 53 milyar dolar borcu olan Brezilya, 105 milyar dolarlık faiz ödedi ve hala 45 milyar dolar borcu var.

Yatırım sorununa gelince, istatistikler sermayenin devir daiminin sanayileşmiş Kuzey ile sınırlı olduğunu gösteriyor. Daha zengin ülkeler eliyle oluşturulan para en sonunda yine yeniden yatırım ve büyüme hedefleri için Kuzey'e geliyor. Örneğin ABD'deki yabancı yatırımlar 1983'deki 47.7 milyar dolar rakamından 1986'da 72 milyar dolara ve 1989'da 160.2 milyar dolara çıktı (Salvatore, 1991,101). Tersine Sahara Afrikası bir inişi yaşadı: 1981'deki 18.3 milyar dolarlık net sermaye akışı 1987'de 15.1 milyar dolara indi (Taylor, 1990, 11). Sanayileşmiş ülkeler için büyük önem taşıyan Arap dünyası, özellikle de Körfez Bölgesine, çok sınırlı yatırım yapıldı. 253.9 milyar dolarlık Japon dış yatırımının 105 milyar doları ABD'ye yapılırken sadece 3.404 milyar dolan (% 1,34) Arap dünyasına yapıldı (Kuroda ve Hatanaka, 1991, 92).

Bu örnekler Kuzey ve Güney arasındaki iktisadi dengesizliği gösteriyor. Dünya nüfusunun 2/3'ünü ilgilendiren bu sorunları göz önünde bulundurmayan herhangi bir "dünya düzeni" barış, ahenk ve refah hedeflerine ulaşamayacaktır.

İslam Dünyası Üzerine Siyasi Etki

İslam dünyasının Batı ile olan ilişkilerinin geleceği konusunda Batılı bazı stratejistler (Luttwak, 1990; Taylor, 1991); "çatışma" ve uyuşmazlığın gündeme geleceğini söylüyorlar. Luttwak, kışkırtıcı bir tarzda, İslam dünyasını radikal, yoğun şekilde silahlanmış, hiç bir belirgin neden yokken komşularına saldırabilecek bir bölge olarak tasvir ediyor. Commentary'de yayımlanan bir makalesinde Kuzey-Güney çatışmasının yerini, Doğu-Batı zıtlaşmasına bırakacağını iddia ediyor. Ayrıca şunları söylüyor:

Bütün Avrupalılar için -Ruslar da dahil- komşu Güney büyük oranda müslüman ve Batı kültürünün İslam dünyasındaki hegemonyasının çoğu müslümanda uyandırdığı nefret ve bazılarının da aşırı olduğu düşünüldüğünde 90 derece çözümü akla daha yatkın (Luttwak, 1990, 17),

Luttwak Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerini tasvire devam ediyor. Şunları söylüyor:

Bazılarının uzun menzilli füzelere bile sahip olduğu, iyice silahlanmış güçlerin bulunduğu bir ortamda; Akdeniz çevresinde, nükleer güçten ve önemli oranda silahlanmadan arınmış bir Avrupa'nın varlığı düşünülemez (Aynı yerde, 18).

Luttwak, negatif bir müslüman davranışı çizmeye devam ederek, "İslam'ın gayri İslam'la karşılaştığı her yerde şiddet büyük oranda vardır" diyor.

Taylor (1991), Luttwak'a kıyasla İslam-Batı hizipleşmesini, askeri tehdit açısından daha zayıf buluyor. Taylor "çatışma'ya yeni bir boyut, ideoloji boyutunu, getiriyor ve şöyle diyor:

Gelecekte, Batı'ya hem kitle göçü, hem de lalam temelli ideolojiler akımı olabilir. Bölge şu anda Avrupa'ya yönelik askeri tehdit açısından zayıf (1990, 138).

Batı, Kuzey Afrika-Orta Doğu arasında askeri bir zıtlaşma -Kuzey Afrika, Orta Doğu'nun yeterliliği açısından- şu anda mümkün değil. Kuzey Afrika ve Orta Doğu'nun çoğu Ülkeleri askeri donanım ve eğitim açısından Kuzey'e bağımlı. Üstelik, Batı'nın politikası, herhangi bir İslam ülkesinin "nükleer" hale gelmesine meydan vermemek yönünde. Nükleer klüp, diğer ülkelerin seçime tabi olduğu büyük güçlere münhasır. Newsweek'in (9 Eylül 1991, 22) belirttiği gibi Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Batılı kaynaklar uzun süredir korktukları İslam bombası ile yüz yüze gelebilecekleri yönünde kaygılarını dile getirdiler.

İslam dünyası üzerinde doğrudan etkide bulunabilecek ve daha fazla incelemeye ihtiyaç duyan diğer bir sorunda, Sovyetler Birliği'ndeki müslüman cumhuriyetler. Orta Asya cumhuriyetleri; Rusya ve Çin arasında stratejik bir konuma sahipler. Cumhuriyetlerin bugünkü politik ve iktisadi durumları onları Moskova ile ilişki kurmaya zorlayabilecekse de geleceği kimse kestiremez. Özellikle de 9 Eylül 199Vde İslamcı Yeniden Doğuş partisinin kurulmasıyla İslamcı hareketlilik ruhu gün geçtikçe güçleniyor. 1989'da 160 ibadete açık cami varken, bugün bu rakam 5000den fazla ve ortalama her gün on cami acılıyor (Economist, 21 Eylül 1991, 58-60).

Güçlenen İslami duygular cumhuriyetlerin yönünü Güney'e çevirebilir. Böyle bir gelişmenin psikolojik olduğu kadar geniş jeopolitik etkisinin olacağı da kuşkusuz. Jeopolitik açıdan, İslami sınır Rus ve Çin sınırlarına kadar genişleyecek. Nükleer teknoloji bu sayede İslam dünyasına transfer edilebilir. Afgan mücahidleri ülkelerindeki komünist rejimi yıkmada başarılı olsun veya olmasınlar, komünist yönetimin bu ülkedeki geleceği pek ümit verici değil. Üstelik bütün bu dönüşümler Keşmir üzerinde doğrudan etkide bulunarak self-determinasyona kavuşulmasına yol açabilir.

Psikolojik etkisi de şu: Orta Asya, bir zamanlar İslam dünyasının kültürel ve manevi merkeziydi. Buhara, Taşkent ve Semerkant gibi şehirler bilgi, kültür ve değişik sanat türlerinin merkeziydi. Bu şehirlerin de İslam ümmetine entegre olmasıyla bölgede özellikle Türkiye gibi laik devletlerde, İslami hareket yeni bir arayış İçine girebilir.

İslam dünyasını yakından ilgilendiren diğer iki bölge ise; Körfez ve Filistin. Körfez, dünyanın en fazla talep edilen mallarından birine, petrole, sahip. Endüstrileşmış ülkeler, petrol açısından Körfez'e bağımlı. Japonya, örneğin, ihtiyacı olan petrolün hemen hemen tamamım İslam dünyasından ithal ediyor (% 70 Körfez, % 20 Endonezya). ABD ihtiyacının yaklaşık % 25'ini Körfez'den alıyor Daha önemlisi, dünyadaki en büyük petrol rezervleri Körfez'de bulunuyor. Yaklaşık 1 trilyon varillik petrol rezervinin, 720 milyar varili Körfez'de bulunuyor (Dallas Morning News, 14 Ekim 1991, 6).

Körfez petrol arzındaki herhangi bir aksama Batı tarafından, refahına doğrudan bir tehdit olarak algılanıyor. Körfez Savaşı göstermiştir ki, ABD tek bir ülkenin petrol arzını kontrol etmesine izin vermeyecek. Bu açıdan ABD'nin stratejisi, Iran, Irak veya Suudi Arabistan'ın tek başına Körfez'e hakim olmasını önlemek. Körfez Savaşı'nın net sonuçlarından biri de, Suudi Arabistan, Kuveyt ve emirliklerin ABD'ye güvenlik ve korunma açısından tam bağımlı hale gelmeleri ki bu gelişme Arap devletleri arasındaki birliği bozdu. Bu Şam Deklerasyonu ile daha da belirginleşti. Diğer önemli bir sonuç da, Pan-Arabizm ve Arap milliyetçiliği düşüncelerinin gözden düşmesi oldu. Bir Arap ülkesinin diğeri tarafından işgal edilmesi, ardından Arap dünyasının iki kampa bölünmesi bu sonuca yol açtı. Bu bazı Arap hükümetlerinin, özellikle Irak ve Suriye'nin, yönetimlerini meşrulaştırmak için daha fazla zemin arayışı içinde olabilecekleri anlamına geliyor.

İslam dünyasının diğer bir "çıbanbaşı"sı ise Filistin. Filistin sorunu bazı Arap devletleri tarafından halklarını mobilize etme ve politik destek sağlamak için kullanıldı. Bir çok Arap rejimi, geçmişte meşruluklarını Filistin problemine bağladılar. Bundan dolayıdır ki, Orta Doğu'da istikrar sağlanması, Filistin sorununun çözülmesiyle yakından ilgili.

Sonuç

Yeni dünya düzeni, gündeme getirdiği sorunlar açısından İslam dünyası için "daha iyiye doğru bir adım" olarak gözükmüyor. Dış kaynaklı askeri tehditler, nükleer baskılar ve güç dengesi, çoğu müslüman aktörler (diğer bir ifadeyle devletler, teşkilatlar veya fertler) açısından acil sorunlar değil. Çoğu İslam ülkesini daha çok kaygılandıran gırtlak gırtlağa olduğu sorunlar şunlar: içteki şiddet hareketleri, açlık ve mülteciler. Ek olarak, hem İslam dünyası, hem de Üçüncü Dünyanın diğer ülkeleri iktisadi gelişme ve enformasyon akışıyla da oldukça ilgililer. Üçüncü dünya ülkeleri yeni bir dünya enformasyon ve iktisat sistemi önerdiklerinde, Batı'nın şiddetli muhalefetiyle karşılaştılar. Batı'nın endüstri-leşmiş toplumları için statükonun korunması, hakimiyetlerinin devamı anlamına geliyor.

Uyum ve barış içinde yaşamak isteyen bir dünya için, enformasyon ve ekonomi sorunlarının yeni dünya düzeninin genel çerçevesi içinde ciddi şekilde ele alınması hayati önem taşıyor. Kuzey ve Güney arasındaki bugünkü eşitsizliğin devam etmesi halinde yoksulluk ve onun tabii sonucu olarak şiddet Güney'in başını daha çok ağrıtacak gibi. Brezinski bunu daha özlü olarak belirtiyor:

Nükleer silahların mevcudiyetinin lider ülkeler arasındaki savaşı önlemesiyle, uluslararası politika bazı yönlerden Amerikan şehir merkezleriyle benzeşmeye başlıyor: Birbirine bağımlılığın ve eşitsizliğin, daha fakir kesimlerde yoğunlaşmış şiddetle bir arada bulunduğu bir toplum (1991, 5)

Uyum, huzur ve refah içinde yaşamak isteyen dünya, daha adaletli kaynak dağılımına muhtaç. Daha fazla hoşgörü, diğer kültürlerin ve inanç sistemlerinin anlayışla karşılanması sadece arzulanan değil, gerekli olan da.

Çev.: Mehmet Şen

Kaynaklar:

·          el-Şa'ab (Kahire), 17 Eylül 1991.

·          Muhammed Eyüp, "Üçüncü Dünyanın Güvenlik Sorunu", World Politics, 43 (Ocak 1991): 257-283.

·          Ben H. Bagdikian, "Global Köyün Lordları", The Nation, 248 (12 Haziran 1989): 805-820.

·          Zbigniew Brzezinski, "Selektif Global Vaat", Foreign Ajfairs, (Güz 1991): 1-20.

·          Zbignicw Brzezinski, "Bir İmparatorluğun Sonu", Newsweek (9 Eylül 1991):18-23.

·          Zbigniew Brzezinski, "Motorlar ve Oktan Güdümlü Tarih", Dallas Morning News, 14 Ekim 1991, A6.

·          Lawrence Freedman, "Körfez Savaşı ve Yeni Dünya Düzeni", Survival, 33 (Mayıs-Haziran 1991): 195-209.

·          Robert Gilpin, War and Change in World Polİtics, New York: Cambridge University Press, 1981.

·          K. J. Holsti, Why Nations Realign: Foreign Policy and Restructuring in the Postular World, Londra: Ailen & Unvin, 1982.

·          Samuel P. Huntington, "Amerikan'ın Değişen Stratejik Çıkarları", Survival 33 (Ocak-Şubat 1991): 3-17.

·          Yasumasa Kuroda ve Yoshiki Hatanaka, "Japonya ve Arap Dünyası Arasında Ekonomik ilişkiler", Journal of Arab Affairs, 10 (Bahar 1991): 87-115.

·          Edward N. Luttwak, "Muhtemel Olguların Biçimlenişi", Commentary 89 (Haziran 1990): 17-25.

·          George Modelski, "Global Siyasetin Uzun Çevrimi ve Ulus Devlet", Comparative Studies in HLslory and Society 20 (1978): 214-235.

·          Hamid Mevlana, International Flow of Information: A Report and Analysia, Paris: Imprimerie Boudin, 1985.

·          Hamid Mevlana, Yeni Dünya Düzeni: Yeni Olan Ne? Hangi Dünya? Kimin Düzeni?", Economist (23 Şubat 1991): 25-26.

·          Helen O'Neill, (der.), Third World Debt: How Sustainabîe Are Currenl Strategies and Solutions?, Londra: Frank Cass, 1990.

·          James Petras, 'Yeni Dünya Düzeninin Anlamı: Bir Eleştiri", America (11 Mayıs 1991): 513.

·          Dominick Salvatore, "ABD'deki Ticaret Korumaları ve Doğrudan Yabancı Yatırımları", The Annals of the American Academy of Political and Social Science Society, 516 (Temmuz 1991): 91-105.

·          Dominick Salvatore, "İkinci İslam Devrimi", Economist, (21 Eylül 1991): 58-60.

·          Alwyn H. Taylor, "Alt Sahra Afrikası'nın Borç Problemi", Third World Debt: How Sustainabîe Are Currenl Strategies and Soluliona? içinde, (der.), Helen O'Neill, Londra: Frank Cass, 1990,

·          UNESCO. World Communication Report, Vendome, France: Imprimerie des Presses Universitaires, 1989.

·          Govind Vidyarthi, Cultural Neucolonialism, New Delhi: Allied Publishers Private Limited, 1988.

·          Robert Wesson, "Borç Probleminin Halledilmesi", PS: Political Science & Pulitics 33 (Eylül 1990): 419-424.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 11 - Yaz 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları