Yerel Bir Bakışaçısından Güney Lübnan

Yerel Bir Bakışaçısından Güney Lübnan
Ahmed Beydun

Ahmet Beydun; şimdilerde “güvenlik bölgesi” olarak bilinen Bint Cübeyl kökenlidir ve Beyrut’ta Lübnan Üniversitesi’nde sosyoloji profesörüdür. Identité confessionelle et temps social chez les historiens contemporains (1984)’in de dahil olduğu birçok Arapça ve Fransızca çalışmanın sahibidir.

Güney Lübnan “güvenlik bölgesi”nin ne şekilde oluştuğunu anlamak için, on binlerce Filistinlinin sürgün edildiği ve özellikle Galile’den olmak üzere Lübnan sınırlarına doğru kaçmak zorunda bırakıldığı, 1948’deki Filistin trajedisine uzanmak gerekir. Güney Lübnan Müslüman ve Hıristiyan halkının, Kuzey Filistin’deki halkla geleneksel olarak ticaret, iş, dostluk ve hatta akrabalık derecesinde yakın ilişkileri vardı ve bu insanlar gerçekten Hayfa ve Acre şehirlerini Beyrut’tan daha fazla tanıyorlardı. Kuzey Filistin’de birtakım Lübnanlının çalışmasına ya da küçük çapta ticaret sahibi olmasına ve hatta bir kısmının Hayfa ve Acre şehirlerinde ikamet etmesine rağmen; Güney Lübnan’ın haftalık pazarları, Filistinli müteşebbisler sayesinde, sadece tarımsal ürün açısından değil, özellikle yerel imalat sektörü bakımından da gelişmişti. İsrail’in kurulmasının ortaya çıkardığı paradoksal sonuçlardan bir tanesi de Güney’deki ekonomik etkinliğin Kuzey’e kaymasına ve böylece Lübnan’da milli bütünlüğün gelişmesine yardımcı olmasıdır. Çünkü, Filistinlinin iş sahalarını ve pazarlarını kaybetmesinin ekonomik sonucu olarak, 1948’den sonra, güney bölgesinin kırsal kesiminden ciddi bir şekilde göç başladı.

Güney Lübnan halkı Filistin trajedisini çok yakından hissetti. Filistinliler mülteci olarak Güney Lübnan’a geldiklerinde yerel halk tarafından kendilerine yardım edildi ve barınma imkanı sağlandı. Güneyde bazı mülteci kampları kurulduğu halde, sahil kesimi olan Sur’dan doğunun ormanlık kesimi olan Arkub’a kadar uzanan sınır bölgesinde hiçbir kamp yoktu. Binlerce mazlum Filistinli halk, bu toprak şeridi üzerinde tarımla ve özellikle de tütün üreticiliği ile geçimlerini sürdürmeye çalışmaktaydı. Örneğin benim de köyüm olan Bint Cubeyl’de yerleşen binlerce Filistinlinin kabile ve aileler arası rastlanan normal sürtüşmeler dışında, halkla çok yakın sıcak ilişkileri vardı.

Fakat 1950’lerde, güvenlik nedenleri yüzünden ve mültecilerin gelmesiyle birlikte Galile ile Güney Lübnan arasında artan kaçakçılığı durdurma bahanesiyle Lübnan hükümeti Filistinlilerin sınır bölgesinden tehcirini gerektiren bir yasa çıkardı. Buna göre, askeri izin almaksızın sınıra yakın köylere gitmeleri yasaklandı ve ancak sınırın 10 km kadar ötesinde kalan köylerde oturmalarına izin verildi. Çocukluğumda Filistinlilerin Tyre bölgesine yerleşmek için bizim köyü terk etmek zorunda kalışlarını hala hatırlarım.

Aslında 1948’den 1968’e kadar İsrail’in Lübnan sınırını 50 metre oradan, 20 metre buradan kemirmesi ve fark gözetmeksizin, Müslüman ve Hıristiyan halkın zirai toprak alanlarına tecavüz ederek sınırlarını genişletmesi dışında, bölge gayret sakindi. O zamana kadar pek ciddi olaylar görülmüyordu.

Filistin Askeri Varlığının Yerleşmesi

Lübnan-İsrail sınırı boyunca gerilla saldırıları, küçük çapta da olsa 1967 Haziran Savaşı’ndan daha önce başlamıştı. Savaşın akabinde ise Filistinliler kendi kamplarından çıkarak askeri olarak teşkilatlandılar ve sınıra yakın üsler kurdular. Bu, beraberinde sürtüşmeyi ve Lübnan ordusuyla çarpışmayı getirdi. En sonunda Kasım 1969 Kahire Antlaşması ile Filistinlilere Lübnan topraklarından operasyon yapma hakkı verildi.

Böylece 1960’ların sonunda Filistinliler, on yıl önce terk etmeye mecbur kılındıkları bölgeye geri döndüler. Ama bu sefer gelenler aileleri ile gelen mültecilerden ziyade, silahlı teşkilatın üyeleri, yani askerler idi. 1948’de Hıristiyan köylerine yerleşmedikleri gibi yine bu sefer de Hıristiyan köylerinde örgütlenmemeleri dikkat çekicidir. Esas itibariyle uluslararası basının “Fatehland” [el-Fetih Ülkesi] diye tanımladığı Arkub’un Sünni bölgesine yerleştiler. Tabii bu arada Bint Cübeyl çevresinde, Merceyun kesiminde ve Taybeh ve Hiyam çevrelerindeki Şii bölgelerinde de üs kurdular.

Açıkçası, Filistinlilerin varlığının, azınlık da olsa toplumun militan kesimini harekete geçirmesine şaşırmamak lazım. O dönemde yükselen Arap ulusçuluğuna karşı duyarlı olan kitlenin desteğini kazandı. Daha ilk elden Filistin trajedisine şahit olmakla ve 1967 yenilgisinin acısını birlikte paylaşmakla, yerli halkın Filistin davasını kabul etmesinde bir engel yoktu. Ama yine de halkın Filistin meselesine karşı olumlu yaklaşımına rağmen, birçok insan tehlikeli olarak addettikleri gerillaların bölgede örgütlenmesine karşıydı.

Statükonun devamını tercih, garantisi olmayan bir maceranın risklerinden hoşnut olmayan ve güncel sıkıntılara boğulmuş halkın doğasıdır. Halk, ancak aleni bir otorite boşluğu olduğunda ya da güçlü bir otoritenin yönlendirmesi ile harekete geçer. Filistinliler ile yerli müttefiklerinin bir çekirdek güç oluşturmaları, halkı bir bütün olarak harekete geçirmeye yetmedi. Diğer yandan güçlenen askeri varlığa karşı koyacak kapasitedeki tek otoritenin Lübnan Ordusu olduğunu, ama çevre bölgelerin yazgısına kayıtsız kalan tarafgir ve bozuk merkezi otoritesinin bir kolluk gücü durumunda bulunduğunu birçok insan görmüştü.

Temsil gücünün olmadığı bu durumda; Hıristiyanların hakim olduğu bir idari yapıya sahip olan ordunun, bölgede Filistin askeri teşkilatının kurulmasına karşı, etkin bir güç olarak harekete geçirilmesi pek mümkün değildi. Ayrıca, Lübnan siyasi sisteminin geleneksel dengeleri ile Beyrut ve sınır bölgesinden uzak diğer şehirlerdeki halkın yükselen tepkilerinin bir araya gelmesi, merkezi otoritenin rolünü sınırladı ve orduyu etkisizleştirdi. Beyrut’ta az ya da bir güç halkası etrafında birleşen geleneksel yerel liderler, silahlanmış Filistinli varlığından dolayı başlayan korku yüzünden felce uğradılar ve dağıldılar. Yerel elit kesimi çerisindeki çekişmeler, özellikle güç dengesi ile ilgili yorumlar, bir kısmı sessizliğini korurken, bazısını Filistinli teşkilatlar arasında taraftar bulmaya yöneltti. Büyük ölçüde bu vaziyet sebebiyle, karmaşık ve çelişkili bir hal taşıyan yerli halkın gerçek tutumunun kendini ortaya koyması imkansızdı.

Bu esnada Filistinliler yerel meselelerle uğraşıyordu. Bölgede kendi teşkilatlarının temellerini atmış olan Baas Arap Ulusal Hareketi, Lübnan Komünist Eylem Örgütü vs. gibi Lübnanlı solcu ve ulusalcı örgütler, geleneksel liderler pahasına kendilerince bölgede nispeten sınırlı nüfuzlarını genişletmek maksadıyla birbirleriyle rekabet ediyorlardı. Ama, Filistin gücü ve siyasi desteği yüzünden, Lübnanlı örgütler nüfuz sahibi ve endişe verici hale gelirken aynı zamanda, köylerindeki geleneksel idari yapılara karşı ve özellikle siyasi istikrara karşı, kendilerinde bir tehdit unsuru görüldüğünden, halk tarafından tecrit edilmeye başlandı. Bu hususta Filistinlilerin çok ihtiyatlı olduğu söylenemez ve doğrudan halka açılmak, halkla ilişkiye geçmek yerine gitgide yerli müttefiklere bel bağladılar.

Öte yandan, Filistinliler ordu kurarken ve Lübnan sınırlarından operasyon başlatırken İsrailliler de boş durmuyordu. İsrail de, öncelikle kamplara ve daha sonra da kamplardan uzakta kurulmuş (Arkub bölgesindeki) askeri üslere karşı akınlar düzenliyordu. Saldırılar daha ziyade top atışı ve bazen de havadan bombalama şeklinde oluyordu. Ortaya konan olağanüstü direniş dolayısıyla bölgede de hala insanların zihinlerinden silinmeyen Mayıs 1970 Arkub Savaşı’na kadar, daha önce bir kara savaşı yapılmamıştı. (Filistinlilerin taktiği, üstün İsrail güçleriyle karşılaşmaktan ziyade saldırı esnasında geri çekilmekten oluşuyordu.) Yaklaşık bir ay sonra İsrailliler bölgenin en geniş yerlerinden biri olan benim köyüm Bint Cübeyl’i bombalarken, birçok sivil insanın ölümüne ve yaralanmasına sebep oldular. Bu tarihten itibaren, Filistinli fedaileri yakalamak ya da öldürmek maksadıyla köylere karşı hem karadan, hem havadan saldırılar düzenlendi. Hatta Eylül 1972’de, Münih Olimpiyatları’ndaki saldırıya misilleme olarak İsrail, Güney Lübnan’a bütün gücüyle girdi ve bir kısmını da istila etti. 40 saat bölgeyi ellerinde tuttular ve 80 tanesi sivil olmak üzere 1490 kişiyi katlettikten sonra geri çekildiler. İsrailliler, genellikle, kendileriyle güya yalnızca çatışma halinde olan Filistinlilere ve Lübnanlılara karşı saldırılar düzenliyordu; fakat zaman zaman hiçbir sebebi olmadan operasyonlarda bulunmalarının amacı, sivil halkı yıldırmak ve Filistinlileri barındırmalarının ücretini ödetmekti.

İsrail bombardımanı ve sivil halkın ölümü sebebiyle Filistinli ve Lübnanlı örgütlere karşı yerel halkın sempatisi gittikçe azalmaya başladı. İsrail saldırılarının devam etmesi yüzünden köylüler gerilla birliklerini, köylerini terk etmeye zorladı. Sonuç olarak 1972 yılının başında, Lübnan hükümeti, güneydeki köylerden gelen birtakım şikayetlere cevap olarak, Filistinlilerden kalabalık yerleşim merkezlerini terk etmelerini istedi. Filistinliler solcu/ulusalcı örgütlerin yeterince güçlü bulundukları taktik öneme sahip köylerde varlıklarını sürdürmekle birlikte, bu direktifi kısmen uyguladılar. Geri çekildiklerinde bile, bölgenin çevresini bırakmadılar, ama bununla birlikte “tahliye edilmiş” köyler, her gece İsrail’in yoğun bombardımanı altında adeta bir “ateş çemberi”ne yakalanmıştı.

1970’in ortalarına doğru Filistinlilerle yerli halkın ilişkileri şu sebeplerden dolayı bozuldu: Birincil olarak İsrail’in sivil halkı cezalandırmak için bombardımanı; ikincil olarak da, Filistinlilerin yerli liderlere karşı solcu ve ulusçu partileri desteklemesi ve bu yüzden de köyün geleneksel yapısının bozulması. Üstelik, halkın değişen tavrına karşı Filistinlilerin kızgınlığı durumu hepten kötüleştirdi: Güvenlik nedenleri yüzünden halkın hareketlerini kontrol etme ve denetim sistemi kurma gibi otoriter tutumlar halkı oldukça kızdırdı. Tüm bu sebeplerden dolayıdır ki, Filistinliler halkın geniş bir kısmının desteğini kaybettiler. 1975’ten sonra neler olduğunun anlaşılabilmesi için bunların bilinmesi lazımdır.

İç Savaş

Lübnan Savaşı, Nisan 1975’te patladı, fakat güney bölgesi yaklaşık bir yıldan daha fazla bir süre sükunetini korudu. Gerçekten savaşın birçok safhası köylerin genişlemesi ve ardından da her birinin birçok erkek evladını Beyrut ve banliyölerinde bırakarak küçülmesi süreci boyunca, güneyde derinden hissedildi. Şiddetin patlak verdiği her seferde, binlerce sığınmacı, güvenlik için köylerine geliyorlar ve daha sonraki sessizlik döneminde tekrar Beyrut’a dönüyorlardı.

Bu nispeten yumuşak evre (güney için) 1976 yazında sona erdi ve bunun müteakip daha çetin bir dönem olan “güvenlik bölgesi”nin kurulmasında kaldırım taşı vazifesini gördü. Ağustos’un ilk günlerinde, Filistin Tal el-Zaatar kampının düşmesinden iki hafta kadar önce, Beyrut’un kuzeyindeki Şii mahalleleri Neba’a, Dekkouneh ve Berc Hammud sağcı Hıristiyan güçleri tarafından istila edildiği ve halkı ölüme mahkum edildi. Ön binlerce evsiz, yoksul mültecinin, kendilerini barındıracak harabe köylerde toplanmak için güneye doğru kaçışı adeta kıyametten bir sahne gibiydi. Sadece Neba’a’da birçoğu güneyden olmak üzere 200.000 kişi vardı. Örneğin Bint Cübeyl’de 12.000-13.000 olan nüfus bir aylık bir zaman zarfında 24.000’e fırlarken, iki odalı evlerin çatılarında, bahçelerinde, balkonlarında, daha doğrusu evin boş olan her yerinde uyumak için tıka basa doluşan yaklaşık 50’şer kişilik grupların geceleri, kabusa dönüşüyordu. Filistinli teşkilatların ve onların Lübnanlı müttefiklerinin; banliyölerin savunmasını üzerlerine almış olduğu algılamasından dolayı, son çılgınca saldırının düzenlendiği zamanda bir mücadele ortaya koyamamaları, koruyucu olarak bilinen bu güçlerin halkı terk ettiği hissini ortaya çıkardı ve bu da acıyı şiddetlendirdi.

Şii köylerin yoğun mülteci istilasına uğradığı zamanlarda güneyin geleceğine yönelik bir başka ciddi gelişme yaşanıyordu. Bu, 1976’nın ilk günlerinde başlayan, mezhebi farklılıklardan dolayı parçalanmış Lübnan ordusundan terhis edilen yüzlerce askerin evlerine dönmesiyle Maruni sınır köylerinin yoğunlaşmasıydı. Sınır boyunca uzanan böyle bir sürü köy vardı: Batıda Alma; ortada Deble, Ayn İble, Kavza, Rumeyş ve Yarun (dini açıdan karma bir özellik gösteriyordu); ve doğuda da Koleiya ve Merceyun. Esas itibariyle ziraata bağlı ve ekseriyetle de yoksul olan bu köyler, askerlik mesleğine başlamış köy gençlerinin sayılarının fazlalığıyla farklılık gösterir. Gerçekten de Lübnan ordusundaki eratın ve yüksek rütbeli subayların çoğunluğu (Hıristiyanlar için kuzeyde Akkar, Doğu Bekaa ve güney sınırı köyleri gibi) mahrum bölgelerden gelen kimselerden oluşuyordu. Köylerin askerileştirilmesi, savaşın çıkmasından çok daha önce kurulan “Ordunun Partizanları” [Ensarü’l-Ceyş] adlı açıkça Filistin karşıtı bir milis gücü aracılığıyla daha da tırmandırıldı. Kışlaları, Ahmet Hatib’in Müslüman Lübnan Arap Ordusu tarafından zaptedildikten sonra, kendi köylerine geri dönen öfkeli, silahlı askerler; savaşın artan kutuplaşma ortamında siyasileştiler ve hatta fanatikleştikleri bile söylenebilir. Diğer taraftan, esas vurucu güç haline gelen Filistinlilere ve ordudaki ayaklanmadan dolayı suçladıkları Filistinlilerin Müslüman müttefiklerine karşı amansız bir hasım kesildiler.

İşte, bu tarihi arka plana karşıt olarak İsrailliler, birçok düzeyde, daha şiddetli olarak bölgeye müdahalelerde bulundu. 1960’ların sonu ile 1970’lerin daha başında sınır bölgesinde gelişen olaylardan kendi yararına çıkarımlarda ulunmaya başlamıştı ve Hıristiyanlardan ve Müslümanlardan oluşan muhbir teşkilatları kurmaya çalışmıştı. Çabaları sınırlı kaldı ve ancak iç savaş çıktığında İsrailliler mezhep kartını ciddi olarak oynamaya başladı.

Birincil olarak, sadece Maruni köylerine değil; esas itibariyle herkese açık “dostluk” politikasını uygulamaya koydular. Gıda ve erzak dağıttılar ve Lübnan Sağlık Servisleri kaos içinde bulunduğu dönemlerde, yerlerinden edilmiş kitleyi acil servis hastanelerinde kabul ettiler. Akabinde, ekonomik olarak yıkılmış olan bölgedeki bazı insanlara İsrail’de çalışma izni verildi.

İkinci aşamada İsrailliler, şimdiye kadar bir arada barış içinde yaşamış bulunan Müslüman komşularıyla cenaze, düğün, yas ve dini bayramlar münasebetiyle karşılıklı olarak ziyaretlerini sürdüren Maruni sınır köyleriyle olan irtibatlarını yoğunlaştırdılar. Gençliğim döneminde Bint Cübeyl’de, (Şii köylerinde yasaklanmış olan) bira içmek ve bir yaz akşamında gezintiye çıkan güzel kızları seyretmek için gençlerin, komşu köy Ayn İble’ye nasıl yürüyerek gittiklerini hala hatırlarım. Üstelik, Hıristiyanların, büyüyen Filistin askeri varlığı karşısında başlayan korkularını Şii dostları ve Şii elit kesimle paylaşıyor olmasına rağmen, iki toplum arasındaki ilişkiler, savaşın ilk yılları boyunca gayet güzeldi.

Daha sonra, İsraillilerin amacının, Maruni köylerin Müslüman çevreyle olan irtibatını kesmek olduğu açıkça ortaya çıktı. Sınıra 3 km’den daha uzakta bulunmayan bu köylerin Filistinlilere karşı yeni bir cephe açmak için hazırlanması ve silahlandırılması da zor olmadı. İsrailliler bu siyaseti uygularken, savaş boyunca gizlice yardım ettikleri ve bu köylerin her birinde sınırlı bir güce sahip bulunan Kataeb Partisi [Falanjistler - c.n.]’ni kullandılar.

Savaş yüzünden artan kutuplaşmalar ve Filistin karşıtı duyguların kabardığı ve hatta başıboş, silahlı ve kızgın askerlerin akınına uğrayan köylerin militarize olmasına rağmen, İsraillilerin sınır köylerinin idaresini yerli vekilleri Kataeb aracılığıyla devralabilmelerinin kolay olmadığı açıktı. Koleiya gibi bazı köylerin hemen İsrail’in nüfuzu altına girdiği doğrudur. 3.000 nüfuslu bir köy için sersemletici bir sayı olan terhis edilmiş 400 asker ile Koleiya, aşırı derecede militarize olmuştu ve genel kanıya göre, kapı komşusu olan Hiyam kasabasında geniş bir nüfuza sahip Filistin-Müslüman-solcu ittifakının baş düşmanı Kamil Şamun’u1 desteklediğinden dolayı tepkilerden korkuyor olabilirdi.

Yelpazenin diğer ucunda ise, esasen körfez’den gelen banka havaleleri ile yaşayan oldukça güzel ve nispeten zengin bir köy olan Ayn İble vardı. Filistinlilerin un, benzin, yakacak vs. gibi ihtiyaçlarını temin ettiklerinden emin oldukları köy olan Ayn İble, diğer Maruni köylerine nazaran çok daha az militarize olmuştu ve istikrarsızlığa sürüklenmek gibi bir istekleri de yoktu. Köyde bulunan birkaç Kataeb üyesi, Filistinlilere ve kendi çevrelerine karşı müşterek bir hasmane tutum empoze edebilecek derecede disipline ve güce sahip değildi. Fakat 1976 yazı boyunca, on beş ağır silahlı Kataeb militanından oluşan bir öncü kuvvet; İsrail içindeki Hayfa üzerinden Hıristiyan kuzeydeki Cuneyh’e ve oradan da İsrail araçlarıyla Ayn İble’ye gönderildi. Orada, tüm köylüleri belediyede topladılar ve İsrail desteğiyle Filistinlilere karşı bir cephe açma niyetlerini duyurdular. Savaşın kendi kasabalarına sıçramasından korkan yöre insanlarının şiddetli ve kızgın protestoları boşuna değildi. Yeni gelenler baştan aşağı silahlıydılar ve İsrail’e eğitim amacıyla gitmek isteyen işsiz gençlere kısa süre içinde silahlar dağıtılmaya başlandı. Ayn İble işte bu şekilde İsrail kontrolüne geçmişti. Güçlü askeri geleneğinden dolayı, Rumeyş’teki direniş daha zayıf kaldı. Ordu feshedildikten ve “Ordunun Partizanları” kasabaya yerleştikten sonra, orada en az yüz tane terhis edilmiş asker ve jandarma vardı. Aynı durum Deble için de geçerliydi. Bundan başka, İsrail’le “dostluk” politikası içinde bulunan köyler için de durum aynıydı. Bu durum azınlıkların hakları ve iç savaş geçmişine karşı duyarlılıkları üzerine oyun oynamaktı. İsrail ve onun Kataeb müttefikleri, Lübnan sol ve milliyetçi teşkilatlarının, Filistin’deki Şii köylerin geleneksel liderlerine karşı başaramadıkları şeyi başardılar. 1976 yazının sonunda tüm Maruni sınır köyleri İsrail kontrolü altındaydı.

Eylül ayı içinde, İsrail desteğindeki Koleiyalı silahlı birlikler, artık Filistin desteğindeki Lübnan Arap Ordusu [LAO]’nun kontrolü altında olan Lübnan ordusunun kışlalarının bulunduğu Merceyun yolunu tıkadılar. Bu arada, delilsiz olarak Filistinlilerin kapalı bir biçimde suçlandığı bazı olaylar gerilimi artırdı. 1976 sonbaharının bitiminde, Bint Cübeyl’e Maruni komşuları tarafından alarm verilmeden düzenlenen havan topu bombardımanı olduğu zaman, Filistinlileri ve silahlı birlikleri ilgilendiren Ain İble’deki bir olay, Ain İble ve Bint Cübeyl seçkinleri tarafından geleneksel uzlaşma yoluyla barışçı bir şekilde çözülme noktasında idi. Cephe açmaya gelenler, cepheyi açmayı başarmışlardı. Koleiya’nı, komşuları olan Hiyam ve Taybeh’i bombalamaya başlaması ile, bölgenin diğer yanında yani doğu kesiminde benzeri olaylar meydana geldi. Şii köylerinin, Hıristiyan komşuları tarafından bombalanması, işi dönüşü olmayan bir yola soktu. 1976 Ekiminden sonra Hıristiyan köyleri, ait oldukları iç bölgeden tamamen kopmuşlardı.

Eylül bombardımanını, İsraillilerin Albay rütbesi taktığı Saad Haddad adlı, aslında Merceyun orijinli bir Lübnan ordusu subayının yönettiği bir hareket takip etti. Bu hareketin amacı, İsrail tarafından uzaktan yönetilen yerel Kataeb ileri karakollarına rağmen, uygunsuz köy birlikleri halinde birbirinden az veya çok bağımsız yerli militanları koordine etmek ve askeri mücadeleyi merkezileştirmekti. Ekim’de, Haddad’ın adamları İsrail’in yardımıyla, Ahmet Hatib’in LAO’sunun elinde olan Merceyun kışlalarını ele geçirdi. Bu olaylar, Güney Lübnan Ordusu [GLO]’nun oluşumunun başlangıcıydı ve o andan itibaren Haddad güçlerinin çerçevesini çiziyordu. Haddad, Lübnan ordusundan iki ya da üç muhalif subayın yardımını da aldı, fakat birliklerin komutanları, çoğunlukla rütbece çok hızlı ilerleyen astsubaylardan oluşuyordu.

Aynı esnada, Filistinlilere ve Müslümanlara ait topraklar, batı, doğu ve merkezden çevrelenen üç Maruni sınır köyüne paylaştırıldı. Örneğin, Deble veya Ayn İble’den Rumeyş’e gitmek isteyen bir kişi önce Filistinv e Lübnan Baası’nın bulunduğu Şii köyü olan Hanin’den geçmek zorundaydı. Kasım 1976’da Hanin, İsrail himayesinde ve desteğindeki Hıristiyan güçler tarafından istila edildi. Halk yerlerinden sürüldü ve köyde taş üstünde taş bırakılmadı. 3.00 kişilik köyden bugün sadece eski muhtarın ve eşinin yaşadığı bir ev kaldı. Aynı şekilde, Rumeyş’ın batısındaki Hıristiyan köyleri, Alma ve Nakkura’ya gitmek için Sünni köyleri olan Yarin ve Mervahin’den geçmek gerekiyordu. Bu köylerin her ikisi de yerle bir edildi ve aynı sonbahar, tüm sakinleri sürgüne gönderildi. (Yıllar sonra köylülerin evlerin dönmesine ve evlerini yeniden inşa etmelerine müsaade edilmesine rağmen sadece bir kısmı döndü.) Şii köyleri Marun el-Ras ve el-Qantura da aynı kaderi paylaştılar. Bu operasyonlar Maruni yerleşim merkezlerinin birleşmesine yol açtı; fakat uzayıp giden Müslüman-Filistin toprakları, İsrail kontrolü altında parçalara yarılmaya devam etti. Bu yerleşim yerleri arasında bağlantı kurabilmek için 1978 işgalini beklemek gerekecekti.

1977 yılı boyunca, bombardımanlar aralıksız devam etti. Maruni ve İsraillilerin yeni cephe açtığı sıralarda Şii-Filistin ilişkisinin kötüleşmesine sebep olan ve Şiilerin baskısı sonucu 1970 başlarında köylerini terk etmek zorunda kalan Filistinliler geri döndüler. 1977’ye gelindiğinde, “Filistinli-İslamcı-ilerici” kanadı geniş bir koalisyonu tüm Filistinli gruplar, Iraklılar, diğer bölgelerden gelen İmam Musa Sadr’ın2 militanları ve Dağlık Lübnan’dan Suriye yanlısı Halk Partisi. Savaşın başladığı ilk zamanlar, yerel Lübnan milisleri gerçekten ortalıktan kayboluyorlardı. Bahaneleri ise, daha çok, ailelerinin güvenliğini sağlamaktı ve daha sonra geri dönmüyorlardı.

Gerçekten, İsrail’in ağır bombardımanı nedeniyle, sınır bölgesi hızla boşalıyordu. Örneğin, Bint Cübeyl’in Ağustos 1976’da 24.000 nüfusu varken, aylar sonra bu sayı 400’e iniyordu. Çoğunluğu Müslümanların oluşturduğu güneyin en zengin ve en geniş kasabası olan 20.000 nüfuslu Hiyam, tamamen boşalmış gibiydi. Harabelerin ortasında kalan birkaç insan da 1978’de zorla sürüldü. Terkedilmiş kasabalar, İsrail tarafından, tanklarla ve zırhlı araçlarla kırsal askeri tatbikatlar için eğitim üssü olarak kullanılıyordu. 1981’den sonra insanların, moloz yığını haline gelen evlerine dönmelerine müsaade edildi, fakat ancak birkaç bin kişi evlerini yeniden inşa etmek için geri döndü.

Şunun vurgulanması gerekir ki, göç eğilimine karşı, Hıristiyan köyler şanslıydı; çünkü genel olarak biliyorlardı ki, İsrail’in varlığı köylerinin istila edilmesini önleyecekti. Sadece bombardımana direnmeleri gerekiyordu, buna mukabil, Şii köyler, yalnızca bombardıman değil aynı zamanda tecavüz ve katliamlarla da karşı karşıya kaldılar.

İsrail İşgali ve Güvenlik Bölgesinin Oluşturulması

“Güvenlik bölgesi”, Mart 1978’de İsrail kuvvetlerinin Lübnan’a saldırılarda bulunup bölgenin kuzeyinde 10 km genişliğinde bir kesiti “İsrail’i Filistin saldırılarından korumak için” işgal ettiğini alenen belirtmesinden sonra oluşturuldu. Ama gerçekte, saldırganlar bütün yollardan Litani Nehri’ne kadar ilerleyip, Lübnan topraklarının onda birinden daha fazlasını işgal etti. İsrail güçlü bir uluslararası baskı ile karşılaştı. BM Güvenlik Konseyi 425 ve 426 sayılı kararlarıyla, İsrail kuvvetlerinin bütün Lübnan topraklarından derhal çekilmesini ve özel bir BM gücü, UNIFIL, kurulmasını kararlaştırdı. Sonuçta İsrail iki aşamalı olarak geri çekildi. Fakat İsrail, Haziran 1978’de son çekilmeyi yapmadan hemen önce 10 km’lik tarafsız bölgeyi vekili bulunan Albay Haddad liderliğindeki militanların eline bıraktı. İsrail resmi olarak geri çekilirken, GLO’nun İsrail askerleriyle muhabbeti koyulaştırdıkları ve bölgede İsrailli askerlerin varlığı hiç de gizli bir şey değildi. UNIFIL’in bölgeye girmesi engellendi: “Güvenlik bölgesi” doğdu.

Yerli halk 1978 işgalinde çok büyük zarar gördü. İsrail ordusu, sık sık komşu köylerden oldukları anlaşılan Hıristiyan militanların rehberliğinde Şii köylere giriyor ve zarar veriyordu. Bint Cübeyl’de 400 kişiyi yakalayıp, köy meydanında üç gün, üç gece hayvan sürüsü gibi beklettiler ve bu arada İsrailliler ve işbirlikçileri yol boyunca titizlikle aradıkları evleri yağmalayıp yıktılar. Herhangi bir şekilde bir evde Filistinlilerin kaldığına dair bir ize rastladıklarında yalvarıp-yakarmalara aldırmaksızın evleri havaya uçurdular. Kamu binalarının çoğu bu şekilde temelinden yıkıldı. Bu zulüm, işgal edilmiş bütün Güney Lübnan üzerinde tatbik edildi. Bu şekilde on binlerce insan daha evsiz kaldı ve yüzlercesi öldürüldü. Hiyam kasabasında 70 tane silahsız sivil vatandaş bir camide katledildi.

İşgali takip eden haftalarda, işgalci kuvvetlerden kaçan yöre insanları kademe kademe, küçük gruplar halinde harap edilmiş köylerine dönmeye başladılar. Birçoğu böyle yaptı, çünkü çadırlarda, camilerde ve okullarda daha fazla yaşamaya tahammül edemediler. Binlerce insan Sidon’un kuzey girişindeki ağaçların altında kamplara alınmıştı ve soğuk havalar henüz devam ediyordu. Geri dönen tüm gruplar; köylerde, kendi komşularını ve hemşerilerini yakından tanımaları dolayısıyla, görevlerini çok iyi ifa eden yerli işbirlikçiler tarafından takip edildiler.

Güvenlik kuşağının oluşturulması, şimdiye kadar daha çok Lübnan Ordusu’ndan kaçanlar, Kataeb militanları ve yeni askere alınan o yörenin gençlerinden müteşekkil bir Maruni gücü olan GLO’nun yeniden gözden geçirilmesini gerektirdi. İşgalden önce, gücün en büyük problemlerinden biri, yerel birimlerin kendi köyleri dışındaki yerlerde görev yapmak istememesiydi. Bu yeni durumla beraber, tüm bölgeyi kontrol eden gezici birliklerin oluşturulması önem kazandı. Sadece birliklerin sayısını artırmak değil, fakat bir Maruni gücünün geniş bir Müslüman bölgeyi denetlemesi lekesinden kaçınmak için Şiileri de kapsayan yoğun bir askere alma ve talim faaliyetlerine girişildi.

Askere alma işlemi, işgalin ardından, her köyde, İsrail gözetimi altında oluşturulan “köy komiteleri” vasıtasıyla gerçekleştirildi. Bu yerel komiteler, büyük ölçüde felce uğrayan belediyelerin faaliyetlerinin yerini doldurması çabasıyla ve kamu hizmetlerini organize etmesi amacıyla teşkil edildi. Komite üyeleri aynı zamanda danışman olarak görev yapıyorlardı. Askere almayla ilgili olarak, GLO askerlik için gereken tüm sınırlamalara kendisi karar verecek ve her komiteye, köyün nüfusuna göre alınacak asker sayısında kota koyacaktı.

Orduyu tekrar güçlendirmek için yapılacak ilk şey, toplumun marjinal bırakılmış ve dışlanmış kesimini toplamak olacaktı. Hatta bunlardan bazıları daha önce Filistin veya Filistin yanlısı teşkilatlarda hizmet etmişlerdi. İsrailliler, temel olarak dayağı içeren gözetim ve eğitim sürecinden sonra onları kabul etti. Fakat genelde askere alma işleri çok yavaş ilerliyordu. Aileler, askerlik çağındaki çocuklarını, bölge dışındaki akrabalarına gönderiyordu ve bu dönemde liselerin son üç sınıfının hemen hemen tamamı kızlardan oluşuyordu. Çoğunlukla ebeveynler de çocuklarına eşlik ederek, bölgenin nüfusunun azalmasına yol açıyorlardı.

İsrail, GLO’ya katılma konusundaki isteksizliği gidermek için çeşitli yollar buldu. Aşırı ekonomik zorluklardan oluşan sürece karşın, her asker ailesinden bir kişinin İsrail’de çalışabilmesini resmen onaylayan yeni bir sistem geliştirdi. Ödemeler dolar olarak yapılacaktı ve bir işçi Lübnan’da ayda ancak 30-40 dolar elde edebilirken bu şekilde 300 dolar kazanabilecekti. Bir bakanın 300 dolar kazandığı bir ülkede, askerin de aldığı 150 dolarlık maaşla beraber her aileye yaklaşık 450 dolar civarı bir gelir sağlıyordu bu sistem.

Ekonomik faktörlere ek olarak, köy içindeki güç ve nüfuza dayalı saygınlıklar GLO’ya katılmayı teşvik etti. Bir klandan bir veya birkaç üyenin, GLO’ya katılmasına müsaade edildiği takdirde, rakip klanlar bu durumu kendilerine bir tehdit olarak görüyorlar ve korunmadan yoksun olduklarını hissediyorlardı. Hassas yerel siyaset ve klanlar arası dengeler sebebiyle, bir klandan birkaç kişinin GLO’ya katılması, diğer klanlardan da bazı üyelerin orduya girmesine sebep oluyordu.

Diğer faktörler ise köyler arası prestije ve mezhebi kaygılara bağlıydı. İşgali takip eden yakın günlerde, Şii köylere “düzeni sağlamak için” gönderilen GLO birliklerinin hemen hemen tamamı bir veya iki Maruni köyünden teşekkül etmişti. Örneğin Bint Cübeyl’de komşu şehirler Deble ve Rumeyş’ten gelen askerler devriye geziyordu. Bu durum kısmen sıkıcı olarak görülüyordu. Buna bir de mezhep boyutu ekleniyordu. Bu arada Marunilerin İsraillilerle işbirliği yapması, Şii köylerin Marunilerce bombalanması ve işgal süresince Marunilerin oynadığı rol derin bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Hatta GLO’daki askerler sıradan Maruniler değildi. Onlar Müslümanlara karşı savaş boyunca fanatikleştirilmişti ve savaş tecrübeleri onları katılaştırmıştı. Bazılarının ahlakı kötüydü, birçok şikayetin yanı sıra köylerdeki genç kızlara uygunsuz davranışlarda da bulunuyorlardı. Bu olaylar hoş karşılanmadı ve kararlı köylüler köylerinde kendi kuvvetlerini oluşturmayı amaçladılar. Bu durumdan dolayı ortaya atılan fikir köylülerin kendi oğullarından oluşan güçler (birlikler) üzerinde belirli bir denetimin oluşturulması gerektiğiydi. Bu da askerlerin geleneksel bağlantı ve sınırlamalardan oluşan bir ağa bağlandığı ölçüde gerçekleşebilecekti.

Böylece 1970’lerin sonundan beri Şii köylerindeki GLO birliklerinin çekirdeği yerli insanlardan oluşuyordu. Fakat görevli subayların tamamına yakını Hıristiyandı. Bugüne kadar GLO’nun komuta zincirinde Şiiler yer almamıştır. Sadece kısıtlı sayıda Şiiler köy ve köy toplulukları üzerinde az da olsa nüfuzu olan orta kademelerde yer alır. Fakat sıradan askerlerin %40 ile 50 arası Şii’dir. Bu dikkat çekici bir rakamdır. Genelde nüfusun %80’ini Şiilerin oluşturduğunu düşünürsek bu rakamın az olduğu görülür.

GLO’nun her yerde olan varlığı ve istihbarat ağıyla “güvenlik bölgesi” kısa süre içinde yatıştırıldı. Aslında çok az bir direnç gösterildi. Daha önce bahsettiğimiz gibi, işgal başladığında sınır bölgesi daha önceki on sekiz ay boyunca yapılan amansız top atışları sonucunda nüfustan büyük ölçüde arındırılmıştı. Bu atışlar, direnme eğilimi gösteren köylere yapılıyordu. Örneğin bu köylerden birinin komşu Hıristiyan köylere olan ulaşımı aksattığı durumlarda, bu köyler tamamen ya da kısmen tahrip ediliyordu. Hiyam, Merceyun ve Bint Cübeyl gibi başlıca Müslüman veya karma köylerin harap edilmesi civardaki köylerin yaşantısında belirgin bir düzensizliğe yol açmıştır. Daha da öte direniş gösterebilecek genç erkeklerin çoğu işgalin ilk günlerinde, GLO’ya zorla alınmamak için bölgeyi terk ettiler.

İsrail, Haziran 1982’de büyük işgalini başlattığı zaman, ordusu “güvenlik bölgesi”nden hiçbir direnişle karşılaşmadan esip geçti. Fakat ordu, Beyrut’a doğru ilerledikçe çatışmalar yoğunlaşıyordu. Binlerce sivil öldürülmüştü. İsrail bombardıman uçakları, havan topları ve topçu birlikleri tarafından başkente inanılmaz ölçüde çok bomba yağdırıldı. 1976-1978 döneminde sınır bölgesinden uzaklaştırılan birçok aile, köylerine geri dönmeye karar verdi. Gerekçeleri şuydu: Nasıl olsa ülkenin yarısı işgal edilmiş, biz de en azından daha güvenli olan yurdumuza dönelim.

İşgalin ilk günlerinde güneydeki Şiiler için rahatlamaya benzer bir şeyin olmuş olabileceği doğrudur. Halk, hem Filistinliler, hem Lübnanlılar, savaştan, askerlerin saltanatından, ülkedeki bölünmelerden bıkmıştı. Halk, silahlı Filistin varlığının tasfiyesinden sonra Lübnan tarafından ortaya konan çözümle ilgili İsrail’in kasıtlı açıklamaları yüzünden geçici olarak yanlış yönlendirildi. Kuvvetli bir merkezi devlet oluşturulmalıydı ve bu devlet ulusal barışı sağlama ve askeri saltanatı devirme alanlarında çalışma yapacaktı. Böylece İsrailliler hemen çekileceklerdi. Aynı zamanda İsrail işgalinin, İsrail bombardımanını durduracağı gibi paradoksal bir kanı da vardı; yani İsrailliler, Lübnan’ı İsrail’den kurtaracaktı!

Fakat halk hatasını çabuk anladı. 1978’de olduğu gibi sürekli ve keyfi aramalar ve sorgular oluyordu. Köylüler zorla bir yerde toplanıyordu, bazen günde birkaç kez “kimlik belirlemesi” için yakıcı güneş altında saatlerce beklemek zorunda bırakılıyorlardı. Yakıp yıkmalar ve tecavüzler oluyordu. Gene bir militanı barındırdığı gerekçesiyle evler yerle bir ediliyordu ve bu da evsizler ordusuna yenilerini ekliyordu. Gene bölgede yaşayanlar tutuklanıyor ve hiçbir gerekçe olmadan götürülüyorlardı. Kendi köylerine kuzeydeki savaş bölgesinden kaçmak için dönen kişilerden, özellikle siyasi bir geçmişi olanlar, hemen tutuklanıyor ve Ensar Kampı’na veya İsrail hakimiyetindeki bölgelerdeki diğer cezaevlerine yollanıyorlardı. (Yeni işgal edilmiş bölgelerdeki ve Filistinliler arasındaki tutuklamalar tabii ki çok daha fazlaydı.) İsrail işgali sırasında silahla yakalananlar dışında, ki bunların hapis süresi genellikle belirsizdi, tutukluluk süresini önceden kestirmek mümkün olmuyordu. Tutuklu bazen birkaç günlük sorgundan sonra salıveriliyordu veya birkaç yıl sonra kamp kapatılana kadar orada çürüyordu. Hiçbir mahkeme olmuyordu ve her şey genellikle bir subayın keyfine bağlıydı, tutuklunun tipini sevip sevmediğine, konuşmasından hoşlanıp hoşlanmadığına veya mahkum hakkında bildiklerine...

Eylül 1982’de, Beyrut’un İsrailliler tarafından işgaliyle Lübnan direnişi doğdu. Yıl sonuna doğru güneyde çok hızlı bir şekilde direniş gelişti. Sınır bölgesinde direniş 1978’dekine benzer nedenlerden dolayı kısıtlıydı. Çünkü çoğu genç erkek ölmüştü ve kalanlar da çok yaşlı ve kadınlar arasında çok rahat bir şekilde seçilebiliyordu. Bunları tamamlayan da dört yıllık işgalin etkileriydi. ulusal hareketin tüm tarafları (partiler) ve İslami kuruluşlar bu faaliyette yer aldılar. Fakat direnişin gözardı edilemez bir Güney ve Şii kimliği vardı. Çok bariz bir şekilde iki büyük Şii teşkilat tarafından yönetiliyordu: Emel ve Hizbullah. Fakat halkın kendini, halktan soyutlamış Hizbullah yerine, büyük çoğunlukla emel örgütüyle özdeşleştirdiğini belirtmek gerekir. Başka yerlerdeki Komünist Partiler gibi Hizbullah da iyi organize olmuş ve iç yapısı ahenkliydi; fakat gücünü taraflarının çekirdeğinden öteye aksettirmiyordu. İdeolojisi ve davranış doğrultusu kolektif bir temayülü yansıtmaktan çok uzaktı.

Diremiş çok etkili oldu. İki seneden uzun bir süre boyunca İsrail kayıpları yaklaşık olarak her gün için bir ölü askere ulaştı. Bu kayıplar direnişçiler arasındaki kayıplardan da fazlaydı. Bir başka gelişme de, işgalin ilk günlerinde şehirlerde ve kasabalarda kasıla kasıla yürüyen İsraillilerin kendilerini giderek daha görünmez hale getirmek zorunda kalmalarıydı. Son analizlere göre direniş o güne kadar düzenli Arap ordularının başaramadığını; “İsraillilerin işgal ettikleri Arap topraklarından zorla geri çekilmeleri”ni başardı.

Haziran 1985’te İsrailliler işgal altındaki güneyden çekilme planlarının üçüncü aşamasını tamamladılar. Boşaltmayı reddettikleri bölgeyi, GLO’nun sözde denetimine bıraktılar. 1978’de olduğu gibi İsrailliler gene kaldılar, her ne kadar sınırlı sayıda olsa da bölgede sürekli bir varlık sağladılar. Direnişin etkisi bu yazının konusunun dışında kalan bazı etkenlerden dolayı çok büyük ölçüde azaldı. Bu dönemde bölgedeki İsrail kayıpları artık önemli ölçülerde değildi. Biraz daha fazla olan GLO kayıplarının İsraillileri hiç mi hiç ilgilendirmediği görülüyordu. Ne de olsa GLO askerlerine “ölmeleri” için para ödeniyordu. Yaygın deyişe göre onlar İsrail’in “kum torbaları”ydılar.

1985 sonrası yeni “güvenlik kuşağı” 1978’dekisınır bölgesine iki yeni toprak parçası kattı (doğuda ve merkezi batıda). Daha önceki güneybatı-kuzeydoğu “hilali”ne karşın yeni “güvenlik bölgesi” bir yarı daireyi andırıyordu. Artık İsrail sınırını izole eden bir tampon bölge değildi. İsrailliler ağır makineli silahların hatta Lübnan Dağı eteğindeki Bekaa Vadisi’nin (özellikle Sünni ve Dürzi bölümlerini) ve güneyin büyük bir bölümünü -buna Sayda, Nebatiye ve Sur şehirleri de dahildir- döven büyük toplarının burada kalmasını sağladı. Topların hepsi bölgedeki Filistin kamplarına ayarlanmıştı. Tabii kıyı boyunca Beyrut ile güneyi birbirine bağlayan hayati yolun her an kesilebileceğinden söz etmek gerek yok sanırım. Bunun gibi Lübnan’da konuşlandırılmış Suriyeli birliklerin iletişim için kullandıkları kilit noktalar da kesilebilirdi. Kısaca, 1978’de oluşturulan bölgeyle kıyaslandığında yeni “güvenlik bölgesi”nin İsrailliler için daha fazla bir saldırı değeri olduğu görülür.

Bugünkü Güvenlik Bölgesi

1982 işgalinden sonra birçok köylünün köylerine geri dönmesine karşın (örneğin Bint Cübeyl’de nüfus 400’den 6.000’e aşama aşama yükseldi), bölgede nüfus azalmaya devam ediyor. Bugün bölgedeki nüfus 130.000 ile 150.000 arasındadır. Savaş öncesi dönemin yarısı ve 1975 sayısına göre olması gereken nüfus artışının eklenmesiyle oluşması gereken nüfusun 1/4’ü, en iyi ihtimalle 1/3’üdür. İnsanların Lübnan’ın diğer kesimlerine dönmeye başlamalarına rağmen yeni barış döneminin İsrail ve GLO işgali altındaki sınır bölgesine hiçbir etkisi olmamıştır. O bölgeden ABD’ye, Kanada’ya ve diğer ülkelere olan göç sabit, durmaksızın ve genellikle sürekli olmuştur.

İnsanlar pek çok nedenle göç ediyor. En önemli nedenler baskın şüphe atmosferi, sürekli gözetleniyormuş duygusu ve konuşurken hoş görülen düşüncelerin dar kalıplarında kalmak için insanların kendilerini kontrol etmek zorunda kalmalarıdır. Hiç şüphesiz bu şebeke çok etkiliydi ve 1985’te güvenlik bölgesinin resmi olarak oluşturulmasından sonra bölgede ender olarak yapılan operasyonlarda çok etkili bir hale geldi. Bölgenin dışından gelen sızmalar, içeride oluşan direniş hücreleri düzenli olarak parçalandı ve militanlar Hiyam’daki cezaevine gönderildi. Çoğu halen orada. Aynı öneme sahip bir başka neden, ülkenin diğer bütün kesimlerinden dışlanma, dar ve boğucu ufukların arasında sıkışıp kalmış olma hissidir. “Güvenlik bölgesi”nin resmi olmayan belirgin sınırı, egemen devletler arasındaki sınırların çoğundan daha fazla yasaklayıcı engeller oluşturur. 3 veya 4 geçiş noktasının sağ ve sol tarafı dikenli tellerle çevrilidir, sınır boyunca her türlü hareketin görülebileceği gözetleme kuleleri ve coğrafi yapının kontrolü imkansız kıldığı yerlerde mayın tarlaları var. Bölgede ikamet etmeyen insanlar bölgeye giriş için giriş noktalarından izin almak zorundalar. Bu noktalarda bugün sadece GLO askerleri var, oysa eskiden GLO-İsrail karma birlikleri vardı, gene de çok az izin verilmiştir. Daha da öte UNİCEF, Kızılhaç veya Çocukları Koruma [Save the Children] organizasyonlarının uluslararası görevlileri dışında çok az yabancı bu izni alabilir. Aileleri halen bölgede yaşayan kişilere genellikle izin verilir: Gene de her zaman tutuklanma, hatta bazı durumlarda Hiyam hapishanesine bile yollanma ihtimali vardır. Geçmişte bölgede yaşayanlar bölgeye giriş için izin almak zorundaydılar, fakat yeni kurallar ayrılmak için de izin almayı gerektiriyor.

Rüşvet başını almış gidiyor. Sınır bölgesinde bir insanın herhangi bir şeye ihtiyacı olduğu zaman, ev yapmak veya bir izin ya da belge almak gibi, GLO’nun onayına ihtiyaç vardır. Lübnan devletinin genellikle izin verdiği ortada, fakat hiçbir şey GLO’suz ve rüşvetsiz yapılmıyor. İsrailliler ve GLO bir avuç dolusu kişiye bazı ticaret alanlarında gerçek bir tekel yaratmalarına izin verdiler; servetler biriktirildi.

Ekonomi açısından bölge tümüyle kapatılmış sayılabilir. İsrail ürünleriyle rekabet oluşmaması için “güvenlik bölgesi”nden herhangi bir ürün veya ticari malın İsrail’e sokulmadığını söylemeye gerek yok bile. Lübnan’ın diğer kısımlarına yapılan “ihracata” da çok büyük kısıtlamalar getirilmiş. Çok uzun süren işlemler sonucunda GLO’dan özel bir izin alınması, ödemelerin yapılması, gümrüklerin ve vergilerin ödenmesi gerekiyor. Kısa bir süre öncesine kadar sınır bölgesinin dışına çıkarabilmek için malları bir de Beyrut’a kadar götürmek sorun oluyordu. Çünkü değişik militan gruplar tarafından kontrol edilen ufak devletçiklerde sürekli aramalar ve gümrükler vardı. Bu militan gruplarının tek ortak noktası, sınır bölgesinden gelen herhangi bir şeye duyulan şüpheydi (yani, bir anlamda İsrail’den gelme olasılığı). Bu yüzden sınır bölgesindeki tek pazar çok kısıtlı bir iç pazardı. Böylece daha önce var olan ticaret kolları; sadece Lübnan’a değil, birçok Arap ülkesine askeri ayakkabılar yapan önemli bir ayakkabı endüstrisi, seramik üretimi, hasır ve şapka gibi saz eşya üretimi, örgü veya giyim ürünleri vb. gibi, ya kapandı ya da daha normal çalışabilecekleri Sur ve Beyrut’a gittiler.

İthal mallar için de benzer zorluklar mevcuttur. Ticari malların ve çoğu zirai ürünlerin özellikle etin tamamına yakını dışarıdan getirilmek zorunda kaldığı için fiyatlar fahiştir. Kuzey Lübnan’dan gelen mallar ve ürünlere pek çok kısıtlama vardır. Gene özel izinlerin alınması gerekiyor, ürünler çok ağır vergilendiriliyor ve bölgeye giriş yapabilecek araçların sayısı (otolar ve kamyonlar) için çok katı sınırlamalar var. Buna karşın İsrail’den gelen ürünlere herhangi bir sınırlama yoktur. Fakat insanlar İsrail ürünlerini almaktan kaçınırlar, çünkü onları adi görürler.

Bu arada 1976’dan bu yana bölgedeki başlıca gelir kaynağı tütünün üretimi, çok büyük bir düşüş gösterdi. Bu etken, bölgenin zorunlu izolasyonundan kaynaklanan ekonomik düşüşle beraber çok zayıf bir ekonomik duruma yol açtı. Çoğu insan kol gücüne dayanan işlerde (inşaatlar gibi), küçük ticaret ve tarımda çalışıyor. Kısa bir süre önce yerel pazara daha fazla ürün sağlamak için seraların getirilmiş olmasına rağmen insanlar tarımı kendi tüketimleri için yapıyor. Kimileri Lübnan hükümetinden maaş almaya devam ediyor; öğretmenler ve yerli görevliler (memurlar) gibi. Körfez Krizi’nden bu yana büyük ölçüde azaları başka bir gelir kaynağı, dışarıda çalışan akrabalardan gelen havalelerdi.

“Güvenlik bölgesi”nde yaşayanların bölge dışında çalışmalarına izin yoktur, fakat daha önce söylediğimiz gibi her gün 4.000-5.000 kişi (bunlarda öncelik GLO mensuplarının akrabalarındadır) önceden belirlenmiş giriş noktalarından İsrail’e gidiyor ve İsrail’den geliyordu. Bu kişiler genellikle kafeler, restoranlar ve oteller gibi yerlerde, hizmet sektöründe, bir kısmı tarımda, çok az bir kısmı da endüstride çalışıyordu. Bölgede kalanlar bazen İsrail’e yolculuk için de izin alabiliyordu. Bölgede yaşayanların çoğu yurt dışına çıkmak için gerekli vizeyi alabilmek için Tel Aviv’e gidiyordu. (Beyrut’taki elçilikler kullanılamaz durumdaydı.) Buna karşın Lübnanlılar için İsrail’de vize almak Beyrut ve Şam’da almaktan çok daha kolaydı. Bunun nedeni, Batılı ülkelerin elçilikleri, İsrail’deki varlıklarını iyi bir davranışın göstergesi olarak düşünüyorlardı. Daha da öte El-Al Havayolları’nın fiyatları diğerlerine göre belirgin bir şekilde ucuz olduğu için pek çok kişi bunu gizlemeye çalışmasına rağmen Batı’ya geçmek için bu şirketi kullanıyordu.

Belirsizliklerle Dolu Bir Dünya

İşgalin acı sonuçlarından bir tanesi de Maruniler ile Şiiler arasındaki ilişkilerin uzun vadeli olarak hasar görmüş olmasıdır. Bir zamanlar birbirine kaynaşmış olan bu iki topluluk, artık her iki tarafa miras kalan güçlü bir korku ve nefret yüzünden bölünmüş durumdalar. Müslüman tarafında ise 1978 ve 1982 işgalleri sırasında İsraillilerle birlik olan Maruni militanların yaptığı taşkınlıkların ve halen bazı Maruni GLO mensuplarınca yürütülen aşağılamaların hatıraları var. Çoğu Şii, iyi ve kötü birlikler arasında ayrım yapmalarına rağmen işbirliğinin salt bir Hıristiyan olgusu olmadığının (ve Hıristiyanlar arasında da işbirliği isteyenlerin azınlıkta olduğunun) farkındalar. Gene de İsrail’in emirlerini yerine getirdiği düşünülen bir azınlık tarafından yönetilen bir çoğunluk olmaktan kaynaklanan bir kin var. Bölünmüşlük duygusu son zamanlarda İslami düşüncenin yükselmesiyle daha da belirginleşti. Bunun nedeni Şiilerin, İsrail’e karşı direnişlerinden duydukları gururdur. Bölgede İslamcılık başka her yerde olduğu gibi inişe geçmiş görünüyor.

Hıristiyan tarafında ise Filistinlilerle birleşen Müslümanların iç savaşa yol açtığı ve Müslümanların Suriye’den ya da başka Müslüman güçlerden yardım aradığı kanıları vardır. Fakat bu duygular birtakım sıkıntılar yüzünden gölgeleniyordu. Bunun nedeni bölgede Marunilerin Müslümanlara karşı davranışlarıydı. Örneğin bundan önceki Ayn İble Belediye Meclisi Başkanı 1978’den ölümüne kadar, ki birkaç yıl önce öldü, düzinelerce değil, yüzlerce arkadaşının olduğu Bint Cübeyl’e dönmeyi reddetti. Orada herkes ona hürmet eder ve severdi. Herkese, köyünden bazı kişilerin yaptıklarından duyduğu utanç yüzünden, Bint Cübeyl’e geri dönmeyeceğini açıkladı. Bu duygu Hıristiyanlar arasında yaygındır.

İsrail’in bölgeyi boşaltması durumunda bölgede kan dökülme olasılığı mevcuttur. Gene de bu 1983’te Şuf’ta İsraillilerin Marunileri Dürzilere karşı sürüp aniden geri çekilmeleriyle ortaya çıkan olaylardaki kadar büyük boyutlarda olmayabilir.3 Bana göre İsrail’in geri çekilmesi esnasında bölgede sıkı bir merkezi otoritenin emrinde bir güvenlik kuvveti bulunursa hiçbir şey olmayacaktır. Halk sadece ellerine çok fazla kan bulaşmış bir avuç dolusu işbirlikçiden nefret ediyor. Fakat insanlar genellikle işbirliğinin çeşitli dereceleri ile değişik hafifletici nedenler arasında ayrım yapabiliyor.

Olan tüm şeylerden sonra ülkede bir çeşit yabancı düşmanlığı baş gösterdi. Lübnan savaşında yer alan tüm taraflara -Filistinliler, Suriyeliler, İranlılar- duyulan bir tür alerji bu. Yaygın inanışa karşın Şiiler baştan beri İranlıları yabancı olarak algıladılar. İranlılar toplulukla olan tarihsel bağlarını defalarca vurguladılar; fakat bugün insanlar 16. yüzyılda şeyhlerinden Cebel Emel’in İran hanedanlığına hizmet etmek için yolculuk etmiş olduğu gerçeğini dokunaklı bulmuyor. Oluşmuş geleneğe göre şeyhlerin, özellikle bazı bilinen dini ailelerden gelenlerin, tüm Şii dünyasında kabul gördüğü doğrudur. Fakat gezgin ermiş insanlarla, İran yönetimi tarafından silahlı organizasyonlar oluşturmak için gönderilen militanlar arasında dünyalar kadar fark var.

Acıdan en büyük payı alanlar Filistinlilerdi. Doğal olarak insanlar basit açıklamaları tercih ederler ve bugün Filistinliler, Lübnanlıların başına gelenleri açıklayabilecek taraf olarak teşhir edilmektedir. Filistinliler gerçekten o kadar çok hata yaptılar ki, bu role kendi kendilerine soyundukları söylenebilir. Birkaç sene önce yurt dışına yaptığım bir yolculukta Lübnan’da bulunmuş bir FKÖ memuru bana; “Biz Lübnan’da yaptığımızı yaptık. Sizlere zarar verdiğimizi biliyoruz, fakat zarar vermek istememiştik. Bunu yüzümüze vurmayın. Bizim amacımız bu değildi. Size verdiğimiz zarar ikinci bir olaydı, bir kazaydı.” dedi. Bu arada ben susuyordum. Fakat sonradan ona söylediklerinin her şeyi daha kötü bir hale getirdiğini söylemediğim için pişmanlık duydum. Söylediği şeyler, bize verdikleri zararın kendileri için kınanabilecek bir şey bile olmadığıydı. Lübnan toplumu hiçbir zaman Filistinlilerin dikkate aldığı bir olgu olmamıştı. Onlar nüfusun Filistin yanlısı olan belirli kesimlerinde yoğunlaştılar. Bu gibi kişiler, benim gibi İsrail’e bir cephe açılmasını tercih ediyordu. Ve bu kişiler durumun böyle giderse sadece yerli halka değil, hatta kendilerine bile ters düşeceğini görmek istemediler. Onlar en kötü ihtimalle ilgisizliğe, en iyi ihtimalle ise bu toplumun tutumunun hayali imajına; Lübnanlıların Arap olduğu ve kendileri gibi Müslümanların Filistin’le tarihi bağları olduğu ve İsrail’den nefret ettiği vs. esasına sığınıyorlardı. Ve bu kişiler faaliyetlerinin sonuçlarını dikkate almayı dahi reddediyorlardı. Bunların içinden Lübnan’da kalanların bir kısmı bazı şeyler öğrendi. Halkın olumsuz tepkisiyle karşılanan diğer kesimi ise her şeyle alay eder duruma geldi.

Fakat şunu da söylemek gerekir ki, Şiiler kızgınlıklarının ve hayal kırıklıklarının başlıca nedenini Filistinliler olarak görüyorlar. Şiiler en baştan beri Filistin sorunuyla çok sıkı fıkı olmuşlardı ve gördüklerini unutamazlardı. Aynı zamanda bir kimlik sorunu da söz konusuydu. Bu bir aile içindeki ilişkilerin acı ve kin dolu duygularla sorunlu hale gelmesine benziyor, fakat bu duygular aile ile bir yabancı arasında olabilecek acı ve kinden daha fazladır. Bir yerde kan dökmeye kadar varabilir, gene de kimlik düzeyindeki ilişkiler değiştirilemez. Bu bizim ve Filistinliler arasında olan şey gibi. Hıristiyanlar ve Filistinliler arasında bu daha karışık; burada kimlik unsuru var, her ne kadar pek çok kişi bunu inkar etse de. Ayrıca din farkı, karşıtlığın oluşabileceği ek bir düzlem oluşturur. Fakat Maruniler için bile İsraillilerle olan ilişkiler tümüyle farklı bir şey: İsrailliler yabancılardır ve Filistinlilerin ve Suriyelilerin olamayacağı kadar yabancılar. Onlar son derece çaresiz “başkaları”.

Genelde tüm halk, Müslümanlar kadar Hıristiyanlar da İsrail’den nefret eder. Bu da birleştirici bir etken oluyor. Hıristiyanlar arasında İsraillilere hiçbir zaman sempati beslenmedi; orada bir ihtiyaç mantığı vardı. Hıristiyanlar İsrail tarafından kullanıldıklarını düşünüyorlar. Onlar kendileri üzerinde İsraillilere belli bir üstünlük verdiler ve İsraillilerin kendilerini küçük gördüklerini biliyorlar. Onlar ülkelerinden koparıldıklarını ve istikbalde büyük bir soru işaretinin asılı durduğunu biliyorlar. İsrail’in teşviki ve girişimiyle başlayan olaylarda yaşanan tüm şeylerden sonra komşularıyla normal bir hayat sürmelerinin çok güç olacağını biliyorlar. Bu halen mümkün, fakat kolay olmayacak; ortada kaybolan, kırılan bir şeyler var.

Bu arada Şiiler İsrail’den, Filistinliler hariç diğer topluluklara nazaran çok daha fazla zarar gördüler. İsrail işgalinin baskısını tümüyle hissettiler. Antipatileri soyut, ideolojik Arapçılık kavramından veya doğruyla yanlıştan kaynaklanmıyor. Kaynak, sürekli bombalamanın, saldırıların ve ölümlerin olduğu yaşanmış bir deneyimdir. 20 yıldan sonra Şiiler İsraillilerle kendi kavgalarını başlattılar. Bu cepheyi yeniden açma ihtimalleri var anlamına gelmez. O çağ geri gelmemecesine sona erdi. GLO’ya veya İsraillilere kayıp verdirdiğini öğrendikleri zaman mutlu oluyorlar. (Bu operasyon kendi köylerinden uzak gerçekleştirildiği ve misilleme yapılmadığı sürece.) Genelde Şii örgütlere, yaptıkları operasyonlar sonucunda siviller ölünce, tepki duyuluyor (mayın döşemesi gibi). Son yıllarda ortaya çıkan yeni bir durum var. Şiiler İsrail’in güç yoluyla çıkarılamayacağını ve işgalin sadece barışçıl görüşmelerle sağlanabileceğini yaygın bir şekilde benimsemiş durumdalar.

Güney Lübnan’da herhangi bir umut varsa, o da Lübnan egemenliğinin tekrar oluşturulmasına duyulan derin ve evrensel istektir. Son analize göre, bölgede ticareti kontrol eden birkaç vurguncu dışında işgalden hiç kimse kar sağlamadı. GLO’nun askerleri ve İsrail’de çalışan kişiler, bölge işgal edilmemiş olsa idi, kendi ülkelerinde daha rahat çalışıp yaşayabileceklerini biliyorlar. Yıllar geçmesine rağmen, insanlar bu durumu kabullenemiyorlar. Bundan böyle toplumun her kesimi, çeşitli açıklamalar ve teorilerle oluşturdukları iddialarını, söylenti kırıntılarını büyük bir şevkle bir araya getirerek destekliyor ve İsrail’in bariz bir şekilde geri çekileceğini iddia ediyorlar. Aynı zamanda bölgesel veya uluslararası herhangi bir olay, İsrail’in geri çekilme ihtimaline neden olabilecek etkisi açısından değerlendiriliyor.

Lübnanlılar yerleşim şansı hakkında umutsuzlar mı, yoksa ümitvarlar mı? Bu zamana ve mevcut duruma göre değişiyor. Bazen ümitvar oluyorlar, bazen de hayal kırıklığına uğruyorlar. Gene de tüm insanlarda olduğu gibi baskın gelen kavram umut oluyor.

 

Dipnotlar:

1- 1958 iç savaşı döneminde Lübnan Başbakanı’ydı. Uzlaşmaz bir Maruni’dir. Ulusal Liberal Parti lideriydi ve Kataeb’in egemen olduğu, sağcı Hıristiyanların koalisyonu Lübnan Cephesi’nin bir üyesiydi. 1987 yılında öldü.

2- Lübnan Şii Hareketi ve onun askeri kolu Emel’in kurucusu ve Lübnan’daki Şii hiyerarşisinin popüler ve karizmatik lideri. İmam 1978’de Libya’da kayboldu.

3- Lübnan’ı işgali sırasında, İsrail (Hıristiyan ve Dürzilerin bir arada yaşadığı) Dürzi egemenliğindeki Şuf sıradağları bölgesinde Kataeb varlığını oluşturdu ve güçlendirdi. Bu tarihe dek bu bölge iç savaştan en az etkilenen bölgelerden biriydi. İsrail’in 1983 Eylülünde, hem Kataeb, hem de Dürzi militanları silahlandırdıktan sonra, aniden bu bölgeden çekilmesinin ardından, burada yaklaşık 1000 Lübnanlı sivilin öldüğü yoğun çatışmalar ve karşılıklı katliamlar yaşandı.

Çeviren: Hüseyin Ceyhan

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 13 - Güz 1993

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Hizbullah'ın Kökenleri25 Ağustos 2014 Pazartesi 23:36
  • Tevhid Hareketi23 Ağustos 2014 Cumartesi 23:53