Yönetim Askerlerin Denetiminde

Hamza Türkmen

İnsan yaşadığı toplumda hükümlerini haklı bulsun veya bulmasın hangi eylemin suç, hangi eylemin meşru kabul edildiğini, kişiye tanınan özgürlüklerin sınırının ne olduğunu bilmek ve hayat mücadelesinin riskini bu bilgi doğrultusunda taşımak ister, insanların yaşadığı toplumdaki haklarının sınır ve ölçüsünü o toplumun hukuk sistemi belirler. Hukuk sistemleri vahyi veya beşeri kaynaklıdır. Kişiler bu sistemleri beğenir veya beğenmez. Ancak bir toplumda belirlenmiş ve uygulanabilir bir hukuk sistemi bulunmuyorsa insan haklan ihlalleri, keyfi yönetimler, yolsuzluklar daha da sıradanlaşır; güçlülerin tahakkümü azgınlaşır.

Acaba sınırlan içinde yaşadığımız Türkiye'de bir hukuk devletinin varlığından bahsedilebilir mi?

Türkiye'de mevcut yasalar halkın iradesi doğrultusunda mı yapılmaktadır, yoksa emperyalist güçlerin dayatmasıyla mı?

Türkiye Cumhuriyeti yasalarla mı yönetilmektedir, yoksa askeri cuntaların keyfiliğiyle mi?

Doğrusu kamuoyuna yansıtılan tüm demokratik görüntülere rağmen bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değil. Bu karamsarlığı pekiştiren son uygulamalardan birisi de, T.C. Başbakanı'nın nezdindeki icraatı denetleme yetkisini parlemento üstü bir güç konumuna sahip bulunan Milli Güvenlik Kurulu (MGK)'nun Genel Sekreterliği'ne devretmesidir.

Mart ayı içinde T.C. Başbakanı Süleyman Demirel, MGK Genel Sekreterliği'ne Bakanlıkları, valilikleri, kamu kurum ve kuruluşlarını Başbakan adına denetleme yetkisi verdiğini Bakanlıklara ve Valiliklere resmi bir yazı ile bildirdi. Seçilmiş olan Cumhurbaşkanı'nın yetkilerinin daraltılmasını isteyen Başbakan, bu tamimle, kendi yetkilerini atanmış bir asker olan MGK Genel Sekreteri'ne devrediyor veya onunla paylaşmak durumunda kalıyordu.

Bu uygulamaya göre MGK Genel Sekreteri'nin görevlendirdiği askerler valileri, kaymakamları, devlet dairelerini hatta bakanları bile denetleyebileceklerdi. Herhalde bundan böyle Olağanüstü Hal bölgelerinde valiler ile askeri yetkililer arasında bir yetki çekişmesi yaşanmayacaktır. Valiler askerlerin denetimine tabi olacaklardır. MGK Genel Sekreteri'nin denetleme yetkisi karşısında boyun eğecek olanlar tabii ki sadece valiler değil. Tüm halk.

İlginçtir. Başbakan'ın imzaladığı bu bildirim bile, MGK Genel Sekreterliği'nin antetli kağıdına yazılarak ilgili kurum ve kuruluşlara ulaştırılmıştır. Sormamız gerekir: Başbakanlık MGK'nun vesayeti altında mıdır?

Bilindiği gibi 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren MGK bir Genel Kurmay Başkanı ve dört kuvvet komutanından müteşekkildi. MGK, 12 Eylül Askeri Cunta Yönetimi'nin başıydı. Ve 1982 Anayasası'nın başlangıcında kendisini anayasanın hazırlanması ve belirlenmesi konusunda son yetkili merci olarak gördüğünü kayıtlara geçirmişti. Ve aynı anayasanın 118. maddesinde kendini meşrulaştırmaya çalışıp demokratik görünüme uygun olarak yeniden düzenledi. 1982 Anayasası'na göre MGK beş seçilmiş politi

 

kacı (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Dışişleri bakanı) beş atanmış askerden oluşuyordu (Genel Kurmay Başkanı, Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı). MGK'nun kanunla belirlenen Genel Sekreterlik görevini ise Genel Kurmay Başkanı'nın seçtiği bir general veya amiral yürütüyordu.

 

MGK'nun gündemini Cumhurbaşkanı düzenliyordu. Ama bu düzenlemede Başbakan ile birlikte Genel Kurmay Başkanı'nın önerilerini de dikkate almak zorundaydı. Yoksa MGK'nun belirlediği 1982 Anayasası ihlal edilmiş olurdu.

Ayrıca MGK gerek gördüğünde görüşlerini almak amacıyla istediği bakanı veya kişiyi huzura çağırabiliyordu.

Askeri erkan darbe sonrası T.C. yönetiminde ve demokratikleşme manevralarında insiyatifi elden kaçırmamak için bir çok önlemler almıştı. Ancak halkın askeri yönetimleri benimsememesi, Batılı ülkelerin demokrasi ve insan hakları konularını uluslararası politik bir pazarlık aracı olarak T.C. yönetimine dayatması sonucunda darbeciler bir çok yetkilerini kaybettiler. Güdülecek varlıklar olarak gördükleri halk ve sivil yöneticiler karşısında büyük hazımsızlıklar yaşadılar. Ancak iç politikada askeriye denetleme kabul etmeyen bir güçtü. Sivil yöneticilerden rahatsızlığı da ortadaydı. Özellikle Türkiye Kürdistanı'nda asker-sivil yönetici çekişmeleri basına yansımakta ve gizlenemez bir hal almaktaydı. Subaylar İmam Hatip Liseleri mezunlarının orduya kabul edilmesi teklifi karşısında olanca öfkelerini gösteriyor; çürümekte olan kemalizm hakkında yapılan eleştirilerden ve gelişmekte olan İslami çalışmaların varlığından rahatsız olduklarını açıkça ortaya koyuyorlardı.

İşte MGK Genel Sekreterliği'ne verilen yetki böyle bir dönemde gündeme geldi.

Başbakanın bu yeni uygulamasına göre MGK Genel Sekreterliği'ni yürüten bir paşa, devletin kurum ve kuruluşlarını doğrudan denetleme yetkisine sahip olabiliyordu. Halbuki daha önceki paşalar bu yetkiye sahip olabilmek için ne risklere katlanmışlardı. Bu yetkiyi ele geçirebilmek için 1923, 1960, 1971 ve 1980 darbelerini yapmışlardı. Ancak her darbe başarılı olmayabiliyordu da. Nitekim darbeci Talat Aydemir 1962 de ve 1963'te gerçekleştirdiği darbe teşebbüslerinde başarılı olamayınca darağacını boylamamış mıydı? Eski kurt Alpaslan Türkeş bu darbe teşebbüsüne katılmadığını ispatlayabilmek için komutanlarına ne diller dökmüş ne tavizler vermişti.

Ama bu sefer, üstelik sivil yönetimin hakim olduğu söylenen çok farklı bir konjonktürde devleti ve toplumu denetleme yetkisi ele geçiriliyordu. Bu açıdan darbeci paşalar üzerinde durmaktan ziyade sivil paşalar üzerinde durmak gerekiyordu. Zaten uzun bir zamandır orduya kurmay subay yetiştirebilmek amacıyla İstanbul Maslak'ta faaliyet gösteren Harp Akademisi'nin, bünyesinde oluşturulan Milli Güvenlik Akademisi (MGA) askeri personelle birlikte sivil bürokratları ve MGK irtibatlı Toplumla İlişkiler Başkanlığı'na (TİB) bağlı profesörleri eğitip yetiştirerek en hassas görevlere hazırlamıyor muydu? MGA'nın resmi tanımı şöyle: "Devletin üst kademe yönetici personelini Türkiye'nin ulusal güvenliği konularında devlet çapında ortak planlamaya ve bu planların uygulanması açısından koordineli çalışmaya hazırlamak. Devlet kurum ve kuruluşları arasında ulusal güvenlik ve ulusal savunma konularında ortak bir anlayış yaratmak, gerektiğinde verilecek direktifle MGK'nun ülkenin ulusal güvenliği sorunlarının çözümlenmesine katkıda bulunmak."

MGA Silahlı Kuvvetlerin en üst düzeyde bir eğitim-öğretim kurumu olarak görülüyor. MGA'nde eğitilen siviller arasında bazı genel müdürler, müsteşarlar, valiler, kaymakamlar, bölge müdürleri, daire başkanları ve büyükelçilik düzeyindeki bürokratlar bulunuyor. MGA eğitiminden geçen bu üst düzey bürokratlarına takılan bir ad var: Sivil Generaller.

İkibine Doğru dergisinin 17 Ocak 1993 tarihli sayısında tanıtılan MGA, mezunlarına devlet yönetiminde çok önemli imtiyazlar sağlanıyor. MGA'nin müfredat programında özel savaş eğitimi önemli bir yer tutuyor. Ve eğitim içi konuşmalar orada kalıyor, Şu anda bu akademiden mezun olan 400 sivil, görev başında.

MGA'nde "gerektiğinde verilecek direktifleri" uygulamaya uygun yetiştirilen bürokratlar, artık sayın Demirel'in emirleri doğrultusunda sivil yönetime rağmen kendi üst konumlarını meşru gören askerler tarafından denetlenebilecekler. İş erbabı yöneticilerimizi hem askerler eğitiyor, hem askerler denetliyor! Böyle demokrasi düşmanlar başına!

Olay ilk defa kamuoyuna 9 Mart 1993 günü Zaman gazetesinin ilk sayfasında yer alan haberiyle yansıdı. Ve denetleme yetkisi veren yazının ilk etkileri emniyet teşkilatında yaşandı. İlgili kaynakların bildirdiğine göre MGK'nun denetlemeleri sonucu hazırlanan rapor sonrası, Genel Sekreterliği'nin tavsiyeleri doğrultusunda bir tayin furyası başlatıldı. Olay üzerine bazı siyasiler verdikleri demeçlerle tepkilerini ifade ettiler. "MGK'nun kendisine verilen statüye göre Bakanlar Kurulu'ndan bile yetkili bir merci haline geldiği" vurgulandı.

Orgeneral ve Oramiraller arasından Genel Kurmay Başkanı'nın seçtiği MGK Genel Sekreteri sadece güvenlik konularıyla ilgili rapor hazırlamıyor. Sekreterlik "Türkiye'de Bölge Kalkınmasının Evreleri" adıyla yayınladığı kitapla yetki alanını aşıyor ve bu kitapta DYP-SHP koalisyonuna eleştiriler yöneltiliyor. RP Kayseri milletvekili Doç. Dr. Abdullah Gül sözkonusu kitabı okuduktan sonra; hayret ifade eden sözlerini basına şöyle yansıtıyor: "Meslekten doçent olarak ben, bu kitabı aldığımda iyi veya kötü olması bir tarafa, bu kitabı hazırlamak MGK'na düşer mi diye düşünmeye başladım. Bir ülke ki, yüksek planlama kurulu olacak, DPT olacak, üniversiteleri, araştırma kuruluşları olacak; ama onların sahasına giren bu kadar önemli bir konuda MGK Genel Sekreterliği güvenlik konularını bırakıp böyle bir kitap hazırlayacak." Ayrıca Gül, MGK Genel Sekreterliği'nin yarın kendi sorumluluk sahalarına da müdahale edebileceği endişesini belirtiyor.

Hatırlanacağı gibi 1983 seçimlerinden önce, MGK kendi atadığı kurucu meclise iki kanun çıkartmıştı. Birisi MGK Kanunu, diğeri MİT Kanunu, Bu kanunlar tamamen darbeci yönetim eliyle oluşturulan yasalardı. Mevcut DYP-SHP koalisyonu kurulurken imzalanan "Ortak Hükümet Protokolü'nün 6. sahifesinde "12 Eylül hukuku kalıntısı" olarak nitelenen kanuni düzenlemelerin, uygulamaların ve kısıtlamaların hızla kaldırılacağı vurgulanıyordu. Oysa iktidar koltuğunu paylaşan bu ucuz meydan politikacıları 12 Eylül faşist zihniyetine daha şimdiden teslim olmuş durumdalar. Başbakanlığın MGK Genel Sekreteri'ne verdiği denetleme yetkisi de 1983 seçimlerinden önce yapılan kanuna dayanıyor. Bu kanuna göre Genel Sekreter bu yetkiyi kendisi veya Genel Kurmay Başkanı'yla müştereken tayin edeceği personeller aracılığıyla kullanabilecek. Görevlendirilen personelin ise 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetler Personel Kanunu'na tabi olması gerekiyor.

Bu arada anayasa değişikliği hakkında Meclis Başkanı'na siyasi partilerin sunduğu anayasa değişiklikleri içinde sadece bir partinin MGK'nun kaldırılması konusunu ele aldığı sözkonusu edildi. Bu partinin adı açıklanmadı. Diğer partiler 12 Eylül'ün siyasi hayata yüklediği kamburları taşımaya aday görünüyorlar. RP'nin anayasadan laiklik maddesinin kaldırılması konusundaki teklifini biliyoruz. Ancak MGK konusundaki yaklaşımını henüz öğrenebilmiş değiliz.

Kamuoyunun sesi olduğunu iddia eden Türkiye basını ise, Zaman gazetesi müstesna ölüm sessizliğine büründü. Yeri geldiğinde demokrasi, özgürlük ve insan haklan havarisi kesilen basın; insan ve toplum haysiyetini çiğneyen ve halkın iradesini dışlayan sözkonusu uygulama karşısında niçin korkunç bir sessizlik içine girmişti? Darbe yapılmamıştı ki, paşaların kuyrukçuluğunu yapsınlar. Yoksa kontrgerilla gazete yönetimlerinde karakol mu kurmuştu? "Besleme basın" nitelemesini tazeleyecek yeni bağlantılar mı vardı? Konuyla ilgili 17 Mart günü Zaman gazetesinde ANAP Kütahya milletvekili Rauf Ertekin'in önemli ifşaatları yayınlandı. Bu ifşaatlara göre, son dönemde basına 300 milyar sübvansiyon verilmişti. Ertekin şöyle diyordu: "Türkiye'de belli menfaat grupları olayları istediği gibi yönlendiriyor. Komuta bunların elinde. Bunlar başta basın, tröstler ve dış güçlerdir. En son 300 milyar sübvansiyonla basın susturuldu."

İlginçtir ki, bu vahim olay karşısında Milli Gazete susturulmadan susmuşluğu oynadı ve eski çağ haberciliğini devam ettirirken kuponla Japon marka kol saati dağıtmak gibi basit bir yöntemle trajını yükseltme uğraşı içine girdi. İslamcı basının gerekli potansiyel imkanlara sahip olduğu halde kitlesini Türkiye için en hayati gelişmelerden haberdar edememesi önemli bir acizliktir. Bu acizliği gideremeyenler veya lider kültünün arkasına sığınarak başarısızlıklarını gizleyenler kendi okuyucularına ve kitlelerine karşı saygısızca davranmış olmuyorlar mı?

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 25 - Nisan 93

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları