Yugoslavya ve Bosna-Hersek Bunalımı

İsa Can

Bugün Yugoslavya'da onbinlerce insanın ölümüne, yüzbinlercesinin yaralanmasına, milyonlarcasının yerinden yurdundan edilmesine sebebiyet veren bir iç savaş sürüyor. Yugoslavya, Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla birlikte "özgürlüğün, bansın dünyaya hakim olacağı" şeklinde yaygınlaştırılmaya çalışılan yargıların geçersizliğini ortaya koydu. Ve insanlığa, gerçekte yıkılan "Berlin Duvarı”nın yerine, insanların kalplerinde, yıkılması hayli zor olan yeni duvarların örüldüğünü gösterdi.

Yugoslavya'nın bugününü anlayabilmek, bugüne geliş sürecini anlayabilmeyi zorunlu kılmaktadır. Biz de, burada -ağırlıklı olarak- Yugoslavya'nın bugüne nasıl geldiğini ortaya koymaya çalışacağız.

I. Dünya Savaşı öncesinde Müstakbel Yugoslavya Halkları

Balkanlar'ın en eski halklarını Adriyatik kıyısında İlliryalılar, doğuda Tuna'nın güneyine doğru Traklar ve kuzeyinde İskitler oluşturmaktadırlar.1 Bunlardan Hint-Avrupalı olan İlliryalılar, kuzeyden gelerek günümüzde Sırbistan, Hırvatistan, Dalmaçya ve Kuzey İtalya'nın bulunduğu topraklara yerleşmişlerdi. Venedikliler, Iyapikyalılar ve Libumiyahlar İllirya aşiretlerinin en çok bilinenleridir.2

Bugünkü Yugoslavya topraklarında yaşayan Sırp, Karadağ, Hırvat, Sloven, Makedon, Arnavut, Boşnak, Türk, Macar, Romen ve Çingene halklarının buradaki ortak varlığının 1300 yıllık bir geçmişi var. MÖ 700'lerde kurdukları krallıkla MÖ 300"lerde Büyük İskender döneminde Yunanistan'a hakim olan Makedonlar, buraların en eski halkı. Makedonlar 4. yüzyılda Hıristiyanlığı kabul ettikleri gibi, milattan önceki ilk yüzyıllarda başlayan ve MS 7. yüzyıldan sonra Slav, Bulgar, Ulah ve Kuman göçleri altında etnik bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir.

Batıya doğru göçleri 4. yüzyılın sonlarında başlayan3 Yugoslavya halklarının tarihi; Osmanlı İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu sınırlan altında biraraya gelmezden önceki dönemde, birbirinden oldukça farklı bir seyir takip etmiştir.

Sırbistan

2. yüzyıla kadar kabile reisleri [jupan'lar] arasındaki iktidar kavgaları ile uğraşan Sırplar, bağımsızlıklarını Stephan Nemenja'nın (1196-1228) zaferleri sonucunda elde ettiler. Stephan Duşan zamanında Sırbistan Krallığı en parlak devirlerini yaşamıştı. 1345'te İpek'te ilk Sırbistan Ortodoks Kilisesi kurulmuştu ve Stephan Duşan 1346'da, kendini, Üsküp'te "Sırpların, Yunanlıların, Bulgarların ve Arnavutların tek hakimi" ilan etmişti. Bugünün Sırp milliyetçiliğinin "Büyük Sırbistan" hayali, Duşan'ın kurduğu bu krallıktan kaynaklanmaktadır.

Sırbistan Krallığı, Duşan'ın ölümünden sonra oğlu ve diğer kabile reisleri arasında yoğun iktidar kavgalarına sahne oldu. 1389'da, Batı'ya doğru ilerlemesini sürdüren Osmanlı imparatorluğu ile yapılan savaşta, Tvrtko, Lazar ve Vuk Brankoviç'in ordularının Kosova'da yenilmesiyle ölümcül darbe alan krallık, bir 70 yıl daha ayakta kalabilmişti. 1459'da Fatih, Sırbistan'a girmek suretiyle bu krallığa son verdi ve burayı Osmanlı Devleti'ne bağlı bir eyalet haline getirdi.

Sırbistan'daki ilk bağımsızlık tarafları ayaklanma 1804'teki köylü ayaklanmasıydı. Ruslar'ın dahlinin de bulunduğu ayaklanmanın lideri; 1768 doğumlu Kara Yorgi idi. Fakir bir ailenin çocuğu olan Kara Yorgi, 1792'de başladığı ticaret sonucunda Sırpların en zengin tüccarı haline geldi. Daha önce 1787 Osmanlı-Avusturya savaşında Avusturya saflarında çarpışmıştı. III. Selim'in kendisine verdiği, Hacı Mustafa Paşa ile işbirliği yetkisi suretiyle de Osmanlı ordusunda önemli tecrübeler kazandı. Sırbistan 1806'da Kara Yorgi liderliğinde bağımsızlık ilan etmiş, fakat bu ilan fiiliyata geçememiştir. Rus desteğinden yoksun olarak başlayan 1813 ayaklanması, Osmanlı güçlerince bastırılmıştır. Kara Yorgi, Avusturya'ya sığındı. 1817'de Osmanlı Devletince en yüksek knez tanınan Miloş, rakiplerini -Avusturya'dan dönen Kara Yorgi de dahil- öldürmek suretiyle saf dışı bıraktıktan sonra krallığını ilan etti. 1830'da Sırbistan, Osmanlı'ya vergi yükümlülüğü İle bağlı bir Prenslik idi.4

Sırplar, 1875/76'da Bosna'da çıkan köylü ayaklanmasını, Osmanlılara karşı Slav "milli uyanışını" bayraklaştıran bir seferberliğe dönüştürdüler. Üst üste iki kez yenilgiye uğrayan Sırbistan, 1877'de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Berlin Antlaşmasıyla bir Krallık oluyordu (1878). Ancak, bu anlaşmada Bosna-Hersek'in Avusturya'ya verilmiş olması, Sırplar'ın hoşnutsuzluğuna neden olmuştu.

1880'de Sırbistan Kralı Milan Obrenoviç, hükümeti kurma görevini Avusturya taraftan bir politika takip eden Piroçanas'a verdi. 1883'de, seçimleri kazanmasına rağmen Nikolay Pasiç'e, hükümet kurma izninin verilmeyişi, ülkedeki iç huzursuzluğu artırmıştı. 1872'de 14 yaşında tahta geçen, fakat Rus dostu Ristiç'in himayesinde kalan ve 1882'de kral ilan edilen Milan Obrenoviç'e suikast ve Zayeçar'daki isyan ile huzursuzluk zirvesine ulaştı, isyan ordu tarafından şiddetle bastırıldı.5

1885'de Bulgaristan'la girdiği savaşta ağır bir yenilgi alan Sırbistan, ancak Avusturya'nın yardımı ile büyük bir felaketten kurtuldu. Sırbistan, bu savaşta -Balkanlar'da kendisine rakip olabilecek Pan-Slavizm taraftan güçlü bir Sırbistan istemediği için- Bulgaristan'ı destekleyen Rusya'dan biraz daha uzaklaşıyordu.

1888'de Radikal Parti, parlamentoda kesin çoğunluğu elde edince hem hükümet yetkisini aldı, hem de liberal bir anayasanın yapılmasını sağladı. Yeni anayasanın ilanından sonra, 1889'da Milan, tahtı 12 yaşındaki oğlu Aleksander Obrenoviç'e terketti. Aleksander'in ekonomik sorunlar, saray içi çekişmeler, meclisi idare tarzı, kraliçenin kardeşini veliaht tayin etme planlan6 vb. olaylar karşısındaki tavrından rahatsız olan Ordu; 11 Haziran 1903 gecesi, kralın ve kraliçenin katliyle son bulan kanlı bir darbe ile Obrenoviç sülalesinin hakimiyetine son verdi ve krallığı Karayorgiyeviç sülalesinden Peter'e devretti.

Batı kültürüyle yetişen Peter, parlamentoda çoğunluğu oluşturan Radikal Parti'ye hükümet kurma görevini verdi. Nikolay Pasiç, Sırp milliyetçiliğini öne çıkaran ve dış siyasetinde Rusya'ya yanaşan bir politika takip etti. Bu da, aynı zamanda Avusturya ile ilişkilerin bozulması anlamına geliyordu. Büyük Sırbistan idealinde merkezi öneme sahip Bosna-Hersek'in 1908'de Avusturya tarafından ilhakı iki ülke arasındaki gerginliğin zirve noktası oldu. Sırbistan'ın, konunun görüşülmesi yönündeki talepleri, Avrupa barışının tehlikeye düşeceği gerekçesiyle reddedildi. Bu tarihten sonra, gerek Avusturya ve gerekse de Rusya, Balkan ülkelerini Osmanlı Devleti karşıtı bir cephede biraraya getirme çabası içine girdiler. Bu cephe, 1912'dekİ Balkan Savaşı'nı doğurmuştu. Savaş sonrasında, elde edilen toprakların paylaşılması konusunda Bulgaristan ile çıkan anlaşmazlıklar üzerine 1913'de başlayan II. Balkan Savaşı'nda hasmına Üstünlük sağlayan Sırbistan, savaştan topraklarını ikiye katlayarak çıktı.

Bu başarı ile moralini yükselten Sırp milliyetçiliği, Sırbistan dışından kalan Slav kardeşlerin kurtuluşundan bahsetmeye başladı. Bu gayeye ulaşmayı hedef edinen bir çok ihtilalcı teşekkül ortaya çıktı. Bunların en önemlisi "Kara El" [Crna ruka] idi. "Birlik veya Ölüm" adıyla da bilinen bu örgüt, Kosova meydan muharebesinin yıl dönümünde, 28 Haziran 1914'te tatbik olunan ve birinci cihan harbine sebebiyet veren Sarayevo suikastini hazırlamış idi.7

Sırp milliyetçiliğinin diğer bir amacı da, Karadağ'la birleşebilmekti. Karadağlıların, Osmanlı öncesinde, Sırp yönetimini büyük ölçüde benimsemiş olmaları, 1870'lerde anti-Osmanlı ittifakta birleşmeleri Karadağ-Sırbistan ilişkilerini "tarihsel dostluk" havasına sokmuştu. 1878 Berlin Kongresi'nden sonra, fiilen himayesi altında bir devlet haline geldiği Habsburg İmparatorluğumdan kurtulma arayışı, Karadağ Prensliğini Sırbistan'a daha da yaklaştırdı.

Karadağ Prensi Nikola'nın kendisine biçtiği konum, yardımlarına muhtaç olduğu Avusturya-Macaristan, Rusya ve İtalya arasında denge unsuru olmak idi. Bu hedef doğrultusunda, üç kızının birini İtalyan, birini Rus prensleriyle, birini Karayorgiyeviç'le evlendirmişti. 20. yüzyılın başında Avrupa ile Balkanlar arasında önemli bir kültürel merkez olan Belgrad’da okuyan öğrencilerin ithal ettikleri meşruti demokrasi, bağımsızlık, milliyetçilik ve "Güney Slavlarının Birliği" fikirlerini; kurduğu istişari bir parlamentoyla içseli eştirmeye çalışan Nikola, 1910'da krallığını ilan etti ve Karadağ milliyetçi hareketinin, Belgrad'la, yeraltında, doğrudan irtibat halinde bağımsızlıkçı "Pan-Yugo-Slav" programatiğini korudu.8

Hırvatistan

Hırvatistan 10. yüzyılın başında Roma'ya bağlı bir monarşiydi. Dalmaçya-Hırvatistan-Slovenya Üçlü Krallığı adını taşıyan bu krallık, özerkliğini de bir ölçüde koruyarak 1526'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun egemenliği altına girdi. I. Dünya Savaşı'na kadar imparatorluğun Macar kanadının baskısı altında olan Hırvatistan'da, milliyetçiliğin en önemli simgelerinden biri "İllirya" idi. Özellikle Hırvat "kültür milliyetçiliği"nin öncü ismi Lyudevit Gaj'ın eserleriyle milli bir kimliğe dönüşen İllirya, Arnavutların ataları olduğu iddia edilen kadim bir Güney Avrupa ırkı idi. "İllirya"nın muğlak bir tarihsel ve coğrafi adlandırma olduğundan da söz edilmektedir: "Özellikle Hırvat milliyetçiliğinin kurucuları, Hırvatistan ve Dalmaçya'nın önemli bölümünü, Slovenya'nın ve Bosna'nın bazı kesimlerini kapsadığı varsayılan, tarihsel bakımdan içeriği hala muğlak olan 'İllirya'ya, Pan-Slav ülküsünün çekirdek ülkesi ve tarihsel kaynağı anlamını yüklediler."9

Bazı Avusturyalı tarihçiler ile yöneticilerin, bu akıma, Osmanlı egemenliğindeki Slav halkları cezbedeceği umuduyla destek verdiklerinden söz edilebilir. Güney Slavlığının din, dil ve siyasal birliğini sağlayarak alt milli kimliklerini eritmeyi amaçlayan "Büyük İllirya" milliyetçiliği, 19. yüzyılın ikinci yansından itibaren etkisini yitirdi. Bu zayıflama, özellikle, 19. yüzyılın ilk yarısında önemli derecede yankı uyandırdığı Hırvatistan'da görülebilir. Nüfusu oluşturan Hırvat (%62.5) ve Sırp (%26.5) milli kimlikleri arasındaki hegemonya oluşturma çekişmesi, iki milliyetçi hareketi ayrıştırdı. Bağımsız bir Hırvatistan devletini hedefleyen Haklar Partisi ve 1894'te Haklar Partisi'nden kopan radikal bir azınlığın kurduğu Saf Haklar Partisi ile Hırvat karşıtı bir politika benimseyen Sırp Bağımsız Partisi arasındaki çekişmeden yararlanan; Hırvatistan'daki imparatorluk yönetim mercileri olmuşlardı.

Bu milliyetçi çekişmeler sürecinde; Önderliğini, İllirya Hareketi'nden etkilenen üniversiteli gençliğin yaptığı, Pan-Slav bir çizgiyi savunan çevreler oluştu. Bu çevrelerin çabaları ile, 1905'de Dalmaçya'da, Habsburg İmparatorluğu'na karşı bir Hırvat-Sırp kader ortaklığının öne çıkmasını sağlayan ittifak gerçekleştirildi. Bu ittifak, Pan-Slavik hedefler doğrultusunda Sırbistan'la temas kurmuştu. 1908'de imparatorluğun Bosna-Hersek'i ilhak kararını ilan etmesini, Pan-Slavik hedeflere indirilmiş bir darbe olarak değerlendiren ittifak bünyesindeki gençler, 1910'larda bağımsızlığı hedefleyen terör eylemlerine giriştiler.

Bosna-Hersek

İlk ve orta çağlarda bir maden memleketi olduğu rivayet edilen Bosna-Hersek topraklarında, Slavlar'dan önce İllirya adı verilen muhtelif kabileler yaşamaktaydı. Eski çağ yazarlarının sahillerde oturanlarına "korsanlar", içerilerde yaşayanlarına "eşkiya" adını verdikleri bu topluluklar; Romalılar'ın bu bölgede hakimiyet kurmalarına uzun süre izin vermemişlerdir. Bosna-Hersek; Roma'nın egemenliği altına girdikten sonra, imparatorluğun 395 tarihinde ikiye bölünmesiyle birlikte İstanbul'un nüfuz alanına girmiştir.

Türk ve Slav kavimlerinin (Avarlar ve Slovenler) 7. yüzyıldaki göçleri, Roma medeniyetinin son kırıntılarını silip süpürmüş ve bölgeye bugünkü etnografik yapısını vermiştir. Aralarındaki bağlar oldukça gevşek olan Slavlar, 626'da İstanbul'a hücum eden Avarların çöküşüne kadar onların hakimiyeti altında kaldılar. 626-640 arasında Sırp ve Hırvat adlarındaki kabileler Avarların hegemonyasını sarsarak Dalmaçya, Bosna-Hersek, Karadağ, Arnavutluk'un kuzeyi ve Novi-Bazar kesimlerini istila etmişlerdi. Hırvatlar, Çetine'ye kadarki Dalmaçya'ya ve bugünkü Bosna'da Vrbas çayına kadar uzanan sahaya; Sırplar ise, Karadağ ve havalisi ile Zeta ve Raska bölgesine yerleşmişlerdi.10

7. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar Sırplar ve Hırvatlar'la kader birliği yapan Bosna-Hersek, 12. yüzyılın başlarında Macar Krallığı'na dahil oluncaya kadar -dolayısıyla da olsa- Bizans'ın hakimiyetini tanımıştı. 1137 yılında, Bosna Macar Krallığı'na tabi olarak "dukalık" haline geldi.

12. asırda teslis inancına karşı çıkan Bogomil mezhebi inkişaf etti. Ön Asya'dan gelip Bulgaristan üzerinden bugünkü Kuzey ve Orta Yugoslavya'ya yayılmış ve hem Ortadoksluğu, hem de Katolikliği reddeden Bogomil mezhebi; Papalığın yoğun tepkisini çekmesine rağmen, Osmanlıların bölgeyi fethetmeleriyle birlikte, İslam'ın kabulüne kadar varlığını sürdürdü.

İstanbul'un fethinden sonra Batı'ya doğru ilerlemesini devam ettiren Osmanlı Devleti, 1463'te Bosna'ya girdi. Ancak, Bosna'nın tamamı Osmanlı Devleti tarafından zaptedilememişti. Özellikle kuzey kısımları Macar Krallığı'na aitti. Bosna'nın Osmanlı ve Macar Krallığı arasındaki bu bölünmüş hali 1528'de Kanuni'nin Macaristan seferine kadar devam etti. 1583'e kadar beylik statüsünde devam eden Bosna, bu tarihten sonra eyalet oldu. "Evvelce Bogomil mezhebine salik olup, daimi ve çetin harpler içinde büyümüş, fitratan kumanda etmeğe istidatlı, Macaristan'ı ve Macarları iyi bilen ve papalığa karşı derin bir kin besleyen yerli ayan ve eşraf Macaristan'a karşı yapılan muharebelerde mühim bir rol oynamışlardır."11

Bosna müslümanları Macaristan'ın Osmanlı egemenliği altındaki kısmında da hakim unsuru teşkil ediyorlardı. Askeri ve mülki makamlara getiriliyorlardı. 1544'ten 1611'e kadar Bosna Müslümanlarından 9 devlet adamı sadrazamlığa kadar yükselmişlerdi. Boşnak Müslümanları, Macaristan'la sınırı tek başlarına müdafaa ediyorlardı.

19. yüzyılın başlarında Bosna'da huzursuzluklar baş göstermeye başladı. Avrupa'dan geri çekilmeye başlayan Osmanlı Devleti, direnme noktaları oluşturabilmek, eyaletleri merkeze bağlamak amacıyla bazı yenilikler yapma yoluna gitti. Yerli unsurlar, yeniliklerden -gerek yeniliklerin özlerinden ve gerekse de uygulanış biçiminden- rahatsız oldular ve 1830'da silahlı muhalefete kalkıştılar.12

1840'da Gülhane Hatt-ı Hümayunu'nda belirtilen tarzda idarenin ikame edilmesi için; kazalarda bulunan yerli kaptanların yerine, İstanbul'dan atanan memurlar yerleştirilmeğe başlandı. Bütün bunlar, Boşnak beylerinin tepkisini çekti ve Saraybosna müslümanları vezire karşı ayaklandılar, isyan bastırıldı. 1843 ve 1846 yıllarında, özellikle vergi yüzünden çıkan ayaklanmalar da, yine ordu tarafından bastırıldı. 1848'de Vali Tahir Paşanın, toprak sahipleri ile köylüler arasındaki ilişkileri düzenleyen yeni uygulamalarından hem toprak sahipleri, hem de köylüler rahatsız oldular. Krayina'da çıkan isyan, 1851'de bastırıldı.

Müslümanların bu ayaklanmalarının yanı sıra 1839 ve 1856'da, Hatt-ı Hümayun ile yapılacağı vaat edilen ıslahatların yapılmadığından şikayetle ayaklanan Bosnalı Hıristiyanların hareketi, başarısız oldu ve ayaklanmacıların büyük bir kısmı Avusturya'ya sığınmak zorunda kaldı (1858). Konu ile ilgili 1859'da yapılan düzenlemeler -kötü uygulanmaları sonucunda- yeni bir takım sorunlar yarattı.

1875 senesi ilkbaharında Hersek Hıristiyanları ayaklandı; Bosna'daki bu hareket Ortodoks Sırplara da sirayet etti ve ancak Avusturya-Macaristan imparatorluğunun 1878'de Berlin Kongresi'nde elde ettiği (25. madde) kararına uygun olarak, Bosna-Hersek'i askeri işgal altına almasını müteakip durdurulabildi.

Avusturya-Macaristan, 1908'de -1878'den itibaren resmi olarak Osmanlı'ya bağlı olmakla birlikte, Habsburglar'ın fiili denetiminde/yönetiminde olan- Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini ilan etti. Avusturya-Macaristan, İtalya Birliği'nin bölgede güçlenmesini önleme ve Dalmaçya'ya hakim olma kaygısıyla Bosna-Hersek'i oldukça önemsiyordu.

Balkanların en ihtilaflı ülkelerinden birisi olan Bosna-Hersek'i; hem Hırvatlar, hem Sırplar, hem de Habsburglar kendi denetimleri altında tutmak istiyorlardı. Habsburglar'ın ilhak kararını ilan etmelerinden sonra, daha da kızışan bölgedeki çekişme; 1914'te, I. Dünya Savaşı'nın başlamasının nedeni olarak gösterilen -bir Sırp milliyetçi örgütü olan Kara El örgütüne mensup- Gavrilo Princip'in Avusturya-Macaristan Veliaht Prensi Franz Ferdinand'ı öldürmesi ile sonuçlandı.

Müstakbel Yugoslavya'nın müslüman toplumunun en yoğun olduğu ülke Bosna-Hersek'tir. Müslümanlar, Sırpça-Hırvatça'nın bir lehçesi olan ve "Boşnakça" adı verilen bir dil kullanırlar. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar gibi Slav kökenlidir. Boşnakları diğerlerinden ayıran tek ölçüt dindir. 1800'lü yıllarda şehir ve kasabalar ezici bir biçimde müslümandı. Boşnakça konuşan müslümanların tamamı Sünni.13 Bosnalı müslümanlar, başka bir toplumun üyesidirler. Sosyal teşkilatlanma ve maddi kültürde olduğu gibi ideolojik kültürde de Bosnalı müslümanlar Ortadoğu'nun İslami ve Avrupa'nın hıristiyan unsurlarının bir birleşimini sergiler. Fakat Bosna müslüman kültürünün diğer boyutları gibi bu da, sadece ikisi arasında yalın bir bileşim değil, her iki kökene de özgünce uzanan ve fakat kendine özgü Bosna müslüman modelini de meydana getiren bir olgudur.14

Osmanlı Devleti'nin her yerinde olduğu gibi, Bosna-Hersek'teki müslümanlar da bağımsız bir teşkilata sahip değillerdi. Müslümanlar 1881'de kendilerine bir meclis-i ulemanın yardımı ile din işlerini idare etmek üzere, bir reisü'l-ulema tayin olunmasını istemekteydiler. Bu talep 1882'de kabul edilerek bir meclis-i ulema teşkil edildi.

Slovenya

Slovenler 8. yüzyılın sonlarında Frank Krallarının egemenliğine girdiler ve Katolikliği benimsediler. Bu tarihten itibaren Slovenya'nın toplumsal tarihi, Orta Avrupa ve Roma merkezli Hıristiyan kültürünün etkisi altında biçimlendi.15 Slovenya I. Dünya Savaşı'na kadar -Hırvatistan'la birlikte- Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'na bağlı olmuştur ve imparatorluk bünyesinde varlığını devam ettirme özelliği ağır basmaktaydı, iktisadi açıdan, müstakbel Yugoslavya'nın diğer topluluklarına oranla oldukça gelişmiş durumda idi. 1848'de Sloven köylüleri pek çok yerde anti-feodal mücadele içindeydiler. 1848 devrim döneminin kimi Sloven liberalleri, Habsburg monarşisini Austro-Slav bir federasyona dönüştürmeyi hayal etmişler, fakat bu yoldaki önerileri devlet katında kabul görmemiştir.16

Slovenlerin, imparatorluk bürokrasisinde hatırı sayılır yerleri vardı. 19. yüzyılın sonlarına doğru gençlerin oluşturduğu Prepomd [Rönesans] grubu, İmparatorluktan ayrılarak bağımsız bir Slav (Sloven-Hırvat-Sırp) devleti kurulmasını savunmaya başladılar. Fakat bağımsızlıkçı talepler, 1910’lara kadar Slovenya'da pek fazla yaygınlaşmadı. Sloven Halk Partisi'nin parlamentodaki küçük ama etkili varlığı, uzlaşmacılığı etkin kıldı. Bu dönemde, Sloven burjuva ve entelijansiyasının imparatorlukla ilişkilerinde pürüz olarak ortaya çıkan bir etmen olarak Pan-Cermenizm'in hegemonya tehdidinden söz edilebilir.

Makedonya

Balkan yarımadasının stratejik kalbi Makedonya, karmaşık nüfus yapısı nedeniyle, Balkanlar'da milliyetçi akımların en bereketli çekişme sahasıydı. Makedonya nüfusunun yarısını müslümanlar (Arnavut, Türk, Boşnak, Pomaklar, Çerkesler); diğer yansını ise, ağırlıkla Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar, Romenler, Yahudiler, Çingeneler'den oluşmaktaydı.

Sırp, Bulgar ve Yunan -kısmen Romen- milliyetçi hareketleri, Makedonya'da etnik ve tarihsel bir hak iddiasında idiler. Yunanlılar, tezlerini Klasik Yunan dönemine ve Bizans'a kadar geri götürmekteydiler. Nüfusun çoğunluğunun Slav olduğu ortaya çıkınca, Yunanlılar, "Slavlaştırılmış Yunanlılar"dan bahsetmeye başlayacaklardı. Bulgarlar, Slav nüfus içinde Bulgarlar'ın çoğunlukta olmasına dayanmaktaydılar. Sırplar ise, Pan-Slav ütopyasındaki ideolojik ve siyasi öncülüklerini öne çıkarmaktaydılar. Avusturya-Macaristan'ın Bosna-Hersek'i ilhak etmesi üzerine, Sırplar, Makedonya üzerine ağırlık vermişlerdi. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Bulgar, Sırp, Yunan, -bunlara oranla daha zayıf olsa da- Romen ve Arnavut milliyetçileri Makedonya'da kıyasıya bir kavgaya giriştiler. Rakip milliyetçi akımlar, kültürel düzeyde birbirlerine üstünlük kurmaya çalışırken, aynı çabayı askeri cephede de gösterme peşine düştüler. Bir yandan kendi aralarında çekişirlerken, diğer yandan Osmanlı ile de savaşıyorlardı. Makedonya'daki en güçlü hareket, 1893'de örgütlenen iç Makedonya Devrimci örgütü [İMDÖ] idi. Hareket, "Makedonya Makedonyalılarındır" ilkesini benimsemişti. Uzun vadede, federatif bir yapıyı hedefleyen Pan-Slavist bir hareketti. Bulgaristan'la ilişkileri olmasına karşın, en büyük rakibi, Makedonya'nın Bulgaristan'a ilhakını savunan Dış Makedonya Devrimci örgütü idi. Örgüt ilk ayaklanmayı 1903'te gerçekleştirdi. Ancak, ayaklanmadan hemen önce lideri Gotse Delçev'in yakalanıp öldürülmesiyle önemli bir kayba uğrayan İMDÖ'nin hareketi başlangıçta basan kazandı ve Bitolo-Kruşevaç bölgesinde bağımsız bir Makedon Cumhuriyeti ilan edildi. Ancak, halk arasındaki dini ve etnik kimlik çelişkilerini gideremeyen ve Avrupa'dan da destek alamayan cumhuriyet, Aralık ayında Osmanlı ordusunca ezildi. Osmanlı devletinin bölgedeki denetimi; 1904'te Batılı devletlerin, bölgede asayişin kontrol edilmesi amacıyla organize edilen komisyonlara katılmasıyla iyice gevşeyecek ve 1908'de tamamen ortadan kalkacaktı.

İki Savaş Arasında Yugoslavya Halkları

Sırbistan'ın Balkan Savaşları sonrasında kazandığı topraklara şiddetle tepki gösteren Habsburg İmparatorluğu; Dalmaçya'ya inmesinden korktuğu Sırbistan'a karşı savaş hazırlıklarına başladı. Sırbistan'la İmparatorluk arasındaki gerginlik bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı'na sebebiyet verecekti.

Savaş sırasında, Sırbistan, Güney Slavları'nı birleştirme misyonunu geliştirmek için yoğun bir çabanın içine girdi. Avusturya-Macaristan'ın Slav siyasi göçmen örgütleriyle ilişki kurdu. 1915'te Hırvat-Sırp Dalmaçya İttifakı'nın örgütlediği ve Güney Slavlarını birleştirmeyi hedefleyen "Yugoslav (Güney Slavları) Komitesi"ni kurma çalışmalarına destek verdi. Buna rağmen, Sırbistan ile Komite arasında belirgin görüş farklılıkları vardı: Sırbistan için öncelikle mesele Makedonya'ya egemen olmak, Komite için ise Dalmaçya'nın kurtarılması idi. Yine Sırbistan, savaş sonrasında merkezi bir devlet tasarımı yaparken, Komite fedaratif bir yapının hesaplarım yapıyordu.

Hırvatistan ve Slovenya'daki milli partiler ise, Dalmaçya İttifakı'nın amaçlarından oldukça uzaktılar. Hırvat ve Sloven halklarının büyük bir kısmı, Habsburg İmparatorluğunun saflarında asker olarak bulunmuşlardı. Bağımsızlıkçı bir tavır yaygın değildi. Ancak savaş sonu gözükmeye başlayınca, Ekim 1918'de imparatorluğun parlamentosunda bulunan 73 Güney Slav milletvekili Zagreb'de bir araya gelerek "Sloven, Hırvat ve Sırp Milli Komitesi"ni kurdular. Amaçlarının, yalnızca İmparatorluk bünyesindeki Slavları biraraya toplamak olduğunu duyurdular. Ancak Ekim sonunda bağımsızlık ilan eden Komite, dış ilişkilerinde yetki verdiği Yugoslav Komitesi aracılığıyla, yeni bir devlet oluşumu için Sırbistan'la temasa geçti. Bu arada savaş, Sırbistan ve Karadağ'ın da yer aldığı itilaf Devletlerinin galibiyetiyle son bulmuştu, imparatorluğun parçalanması ile boşta kalan Hırvatistan, Slovenya ve Bosna-Hersek'in Sırbistan'la aynı devlet çatısı altında birleşmesi; Batılı devletlere uygun bir çözüm olarak gözüktü.

Sloven Halk Partisi ve Sloven Köylü Partisi'nin çekingen davranmalarına rağmen, Sırp ve Hırvat ittifakının ağırlığını koymasıyla 1918 Aralığının başında "Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı" kuruldu ve Karayorgiyeviç hanedanı Krallığa getirildi. Kasım'da Kral Nikola'yı tasfiye eden Karadağ Parlamentosu da, yeni krallığa katılma karan aldı. Aynı şekilde, radikal milliyetçi Pan-Slav hareketinin birleşme karan çıkartmayı başardığı Voyvodina da krallığa katıldı. Bosna-Hersek topraklarının tümü Hırvatistan içinde kabul edildi.17 1920'de imzalanan Trianon barış anlaşmasıyla Macaristan'dan ayrılan Voyvodina bölgesi Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’na dahil oldu.

Yeni devletin etnik yapısı oldukça renkli idi: Sırplar (%43), Hırvat (%23), Slovenler (%8.5), Boşnak Müslümanlar (%6), Makedonlar (%5), Arnavutlar (%3.6), Almanlar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler (toplam, %14).18

1919'da yapılan bir toprak reformuyla, Müslüman, Alman ve Macarların büyük toprakları millileştirildi. Toprak reformu, iktisadi veya demokratik saiklerden ziyade milliyetçi saiklere dayalı idi.19

Yeni krallıkta sanayi Slovenya, Hırvatistan ve Sırbistan'la sınırlıydı. Zayıf ve işleri için ordu ve bürokrasiye muhtaç olan Sırp burjuvazisi; iktisadi ve siyasi bakımdan kendi ayakları üzerinde durabilen Hırvat ve Sloven burjuvazisinin kendisini sömürmesinden korkuyordu. Hırvat ve Sloven burjuvazileri de, Belgrad'da merkezileşen devletin kendilerine ayak bağı olmasından korkuyorlardı. Orta Avrupa kültürünün etkisinde olan Hırvatistan ve Slovenya siyasi geleneğinde, Avusturya-Macaristan'dan devreden -biçimsel de olsa- yerel meclis ve ulusal parlamentarizm geleneğinin izleri belirgindi. Sırbistan, Karadağ ve Makedonya'nın kültürleri ise; Balkan çeteciliğinin izlerini taşıyorlardı. Öte yandan Katolik mezhebine bağlı Hırvatistan ve Slovenya ile Ortodoks kilisesine bağlı Sırbistan, Karadağ'ın yanı sıra ağırlıklı olarak Bosna-Hersek'te mevcud müslümanların varlığı da yeni krallığı bünyesindeki halklar arasındaki çelişkilerin diğer bir boyutunu oluşturuyordu.

Ülkede kurulan kırk civarındaki parti içinde, milliyetler üstü iki parti vardı: Burjuva Demokratik Parti ve Yugoslavya Komünist Partisi. Diğer güçlü partiler milli temelliydi: Sırbistan Radikal Partisi, Sloven Halk Partisi ve Yugoslav Müslüman Örgütü.20

Kasım 1920'deki seçimlerden, 419 sandalyenin 92'sini elde ederek birinci parti olarak çıkan Demokratik Parti [DP], Sırp hegemonyasından çekinen diğer unsurları siyasetine katamayınca, giderek Sırp kadroların egemenliği altına girdi ve Sırp milliyetçiliği ağır basmaya başladı. Devlet, 1921'den itibaren tamamen Sırp merkezileşme eğilimine girdi. Sırplar'ın Şükran Günü olan 28 Haziran 1921'de; devleti merkezileştirip üniterleştirerek Sırp egemenliğini kurumlaştıran bir Anayasa taslağı parlamentoya getirildi. Hırvat Cumhuriyetçi Köylü Partisi (50 milletvekili), Sloven Halk Partisi (27 milletvekili) ve Yugoslav Müslüman Örgütü (24 milletvekili)'nün karşı çıkmasına rağmen, başka partilerdeki Hırvat, Sloven ve Dalmaçyalı milletvekillerin yaptıkları taktik hatanın da yardımıyla, 419 üyeli parlamentoda 223 oyla yeni Anayasa kabul edildi.

1921'den sonraki dönemde, Sırp milli baskısı muhalefeti şiddetle sindirmeye yöneldi. 1920'de bağımsız bir Hırvat köylü cumhuriyeti kurmak için kampanya başlatan Hırvat Cumhuriyetçi Köylü Partisi önderi Stepan Radiç bir müddet tutuklu kalmıştı. 1921 Anayasasını reddeden Radiç'in partisi, illegal örgüt muamelesine maruz kaldı ve 1925'teki seçimlere sokulmadı. Daha sonra 1921 Anayasası'nı kabul ettiğini açıklayarak uzlaşmaya yönelen, fakat 1927'de hükümetten dışlandıktan sonra muhalefetini tekrar sertleştiren Stepan Radiç, 1928'de Radikal Partili bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülecekti.

Ocak 1929'da Kral Aleksander Karayorgiyeviç, parlamentoyu ve 1921 anayasasını feshederek istikrar adına yönetime el koydu, Ekim'de tarihi ve milli sınırlar dikkate alınmaksızın krallık 9 bölgeye ayrılarak Sırp egemenliğini pekiştiren yeni bir anayasa yürürlüğe konuldu. Krallığın adı "Yugoslavya Krallığı”na dönüştürüldü. Kral Karayorgiyeviç'in 1934'de Fransa'ya yaptığı ziyaret sırasında, Marsilya'da, Makedon bir milliyetçi tarafından öldürülmesi baskıları daha da arttırdı. 1938'deki seçimlerde muhalefet koalisyonu, oyların %44,9’unu elde etti. Meşruiyet arayışında olan hükümet, 1939'da Hırvat Köylü Partisi yönetimiyle diyaloga yöneldi ve "Hırvat illerine" bir takım özerklikler tamdı.

II. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla birlikte Almanya, Mihver devletlerinin safına katılması için Yugoslavya'ya büyük baskı uyguladı. Komşuları Macaristan, Romanya ve Slovakya'nın da Almanya safında yer alması sonucunda iyice sıkışan Yugoslav hükümeti, Mart 1941'de Mihver'e katılma antlaşmasını imzaladı. Sırp milliyetçiliğinin merkezi güçlerinden olan ve Hırvat illerine özerklik tanınmasından da hoşnut olmayan ordu, "Büyük Sırbistan”n çıkarlarına aykırı bulduğu bu anlaşmaya tepkisini; anlaşmanın imzalanmasından iki gün sonra 27 Mart 1941'de Kralı düşürerek darbe yaparak gösterdi. Bunun üzerine Alman ordusu 6 Nisan'da Yugoslavya'ya girdi. Yugoslav ordusu 17 Nisan'da koşulsuz teslim oldu.

Artık, Yugoslavya için yeni ve zor bir dönem başlıyordu.

Kurtuluş Savaşı Sonrasında Yugoslavya

Yugoslavya'nın büyük bölümünü işgal eden Almanya, Sırbistan topraklarında bir işgal yönetim merkezi oluşturdu. Nazi yönetimi, ordu tarafından devrilen yönetimin güçsüzleştiğini gözeterek, Hırvat milliyetçileriyle işbirliğine yöneldi. Hırvatistan ve Bosna-Hersek üzerinde kurulacak bağımsız bir Hırvatistan devletinin, 1921-1941 arasında keskinleşen Sırp-Hırvat çelişkisi nedeniyle, halk tarafından sempati ile karşılanacağı hesaplanıyordu. Bu çerçevede ilk önce, Hırvat Köylü Partisi ile ilişkiye geçildi, ancak parti yönetimi böylesi bir ilişkiye yanaşmadı. Bunun üzerine, Hırvat devletinin siyasi naipliğine Ante Paveliç önderliğindeki faşist Ustaşa örgütü uygun bulundu.21

Bağımsız Hırvat devletini devralan Ustaşa yönetimi başlangıçta belirli bir kitle desteği buldu. Ancak, müttefiki İtalya'nın Dalmaçya'yı ilhak etmesi, Ustaşa'nın kitle desteğini olumsuz yönde etkiledi. Bunun yanı sıra, yönetimde de huzursuzluklar meydana gelmiş, başarısız darbe girişimlerinde bulunulmuştu.

Sırbistan'da işgale karşı ilk örgütlenen güç Draja Mihayloviç'in önderliğindeki Sırp milliyetçisi Çetnik örgütü oldu. Londra'da kurulan Yugoslav Kraliyet sürgün hükümetine bağlı ve bu hükümeti himaye eden müttefiklerin desteği altındaki Çetniklerin önderi Mihayloviç'in hedefi; Yugoslavya'da Sırp hegemonyasını yeniden tesis etmek, yalnızca Almanlar'ı değil, Sırp olmayan bütün milletleri Sırbistan'dan atmaktı. Bu milliyetçi bakış açısı, Çetnik'lerin örgütlediği direnişe katılımı da sınırlandırıyordu doğal olarak.

Çetnikler'in yanı sıra, Yugoslavya Komünist Partisi'nin önderliğindeki Partizan güçleri de, bütün Yugoslavya çapında bir direniş örgütleme çabası içine girmişlerdi.

Çetnikler ile Partizan güçleri 1941 sonbaharına kadar birlikte mücadele ettiler. Bu tarihten sonra, Çetnikler, silahlarını Partizanlar'a doğrulttular. Mihayloviç, Partizanlar'ın önderi olan Tito'nun ortak eylem çağrılarına cevap vermedi.

Bu süreçte, Partizanlar ile SSCB yönetimi arasındaki ilişkilerde soğumalar meydana geldi. Müttefiklerin Yugoslavya'daki direnişe Çetnikler'in renginin hakim olması gerektiği noktasındaki baskılan, SSCB'yi, -Batılı devletlerle kurulan ittifakın menfaatları icabı- Partizan hareketinin üzerinde baskı oluşturmaya yöneltti. Stalin, Partizanların mücadelelerini Çetniklerle çatışmadan, hatta onlara tabi olarak yürütmelerini istiyordu. Partizan hareketinin bu isteğe yanaşmaması, savaş sonrasında Yugoslavya ile SSCB arasında açığa çıkacak ihtilafın ilk işaretleri oluyordu. Bu dönemde SSCB, denetleyemediği Partizan hareketinin askeri malzeme talebine cevap vermeme yolunu tutacaktı.

Yugoslavya Komünist Partisi, kayıtsız şartsız SBKP'ye bağlı bir parti idi. Komintern'e bağlı çalışıyordu. SBKP, YKP yönetimine sürekli müdahale ediyor, Parti Genel Sekreteri bir kaç ayda bir harcanıyordu. Oldukça cılızlaşan, üye sayısı yüzlerde dolaşmaya başlayan Komünist Partisi, 1938'de Genel Sekreter olan Josip Broz Tito'nun çalışmalarıyla toplanma sürecine girdi. 1939'da partinin Üye sayısını binlere ulaşmıştı.22

Ulusal kurtuluş savaşının başlaması, YKP'nin, Komintern politikasına bağımlılığın getirdiği sıkıntılardan uzaklaşarak siyasi bir ferahlamaya kavuşmasına izin verdi. Ülkenin somut sorunlarına yönelik özgün çözümler üretme rahatlığı edinildi. YKP önderliğindeki Halk Kurtuluş Cephesi, hızla, gerek siyasi, gerek askeri düzeyde Yugoslavya'da belirleyici güç haline geldi. Altı ay gibi kısa bir sürede 10 bin civarından 80 bin mevcuda ulaşan Partizan güçleri; Almanlara, İtalyanlara, Bulgar birliklerine ve Macar birliklerine karşı savaştığı gibi Alman işbirlikçisi Sırp General Nediç'in kuvvetlerine, Ustaşa ve Çetniklere karşı da mücadele veriyorlardı. Dış zorbalara karşı koymalarının yanı sıra, iç zorbalara da karşı koymaları halk nezdinde, Partizan güçlerine büyük bir itibar kazandırdı. 1943 Kasımında, Partizanların denetimi altında bulunan yerlerin temsilcileri ile Halk Kurulları Meclisi'ni toplayarak, hareketin siyasi iddiasını belirgini eşti ren bir adım attı: Meclis, "Yugoslavya Anti-Faşist Halk Kurtuluş Konseyi" adında bir yönetim-yürütme organı oluşturdu.

1944 yazında bir ara askeri bakımdan sıkışan Tito, İngiltere'nin himayesindeki sürgün hükümetiyle anlaşmaya zorlandı. Churcill, bu anlaşmanın olabilmesi için sürgün hükümetindeki monarşik yapının devamı unsurları uzaklaştırıp, burjuva demokrat Subaşiç'in yönetime gelmesini sağlamıştı. 1944 yılı sonunda Stalin Batılı müttefiklerle Yugoslavya'yı %50-%50 paylaşmak üzere anlaştı. Yalta'da bu anlaşma ayrıntılandırılarak kesinleştirildi. Bu paylaşma, Yugoslavya ile SSCB arasındaki gerginliğin tırmanmasında elbette ki etkili olmuştu. Tito, Subaşiç ile anlaşarak iktidarı paylaşma dayatmasını benimsemiş gözüktü. Ancak, Yugoslavya işgalden kurtuldukça, Halk Cephesi'nin toplumsal örgütlülüğünün sağlamlığı, Subaşiç ve çevresindekileri boşlukta bıraktı. 11 Kasım 1945'te yapılan seçimlere, Subaşiç ve çevresindekiler katılmayı göze alamadılar. Seçimlerde oyların yaklaşık %90'ını alan Halk Cephesi iktidar oldu. 29 Kasım'da Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu ilan edildi. 1947'de ülkedeki tüm sanayi işletmeleri kamulaştırılmıştı.

Sosyalist Yugoslavya altı cumhuriyetten oluşan bir federasyondu: Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Bosna-Hersek, Karadağ ve Makedonya. Bu cumhuriyetlerden hiç biri milli esasa dayanmıyordu. Cumhuriyetlerin tekil olmayan varlığı milli olmayan bir birlik ve beraberliğe imkan sağlıyordu. Ancak milletlerüstü bir "Yugoslav" kimliğinin, alt milli kimliklerin yerini alması o kadar kolay değildi. Bunu sağlayacak şekilde, bütün alt kimlikler de tatmin edilmiş değildi. Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Karadağlılar cumhuriyetin kurucu milli unsurları sayılmışken; devletin üçüncü büyük nüfusuna sahip Boşnak müslümanlara ve Arnavutlar'a "kurucu millet" statüsünün tanınmayışı bu isteğin önünde önemli bir engeldi. Müslümanlar 1968'deki bir Anayasa değişikliği ile "bağımsız bir Güney Slav milleti" olarak tanındı. Kosova, 1974 Anayasası ile Sırbistan'a bağlı özerk bir bölge haline geldi. 1974 Anayasası ile cumhuriyetler, Yugoslavya Federasyonu'nun kurucu unsurları statüsünü kazandılar.

Makedonya üzerinde Bulgaristan ve Yunanistan'ın da iddialarının olması nedeniyle, milli direnci pekiştirme düşüncesiyle milli Makedon kimliğinin oluşması teşvik edildi. Eski ve çağdaş Makedon edebiyatı desteklendi, Makedon dilinin geliştirilip müstakil bir dil olması için bilimsel çalışmalar başlatıldı. Bulgar ve Yunan unsurların titizlikte ayıklandığı bir resmi "Makedon tarihi" yazıldı. 1968'de Sırbistan kilisesinden ayrıştırılarak bağımsız Makedon Ortodoks Kilise'si kuruldu.

Dış politikada, Yugoslavya bloklar dışı çizgisiyle 1950'lerde hatırı sayılır bir uluslararası itibar kazandı. Tito, 1950'lerin sonlarından itibaren, Yugoslavya'nın uluslararası politikadaki bağımsız konumunu netleştirip tahkim ederek, "bağlantısızlığı" uluslararası bir siyasi iddiaya dönüştürme yolunu tuttu. Temmuz I956"da, Nasır, Nehru ve Tito Brioni'deki toplantılarında, Bağlantısızlar Hareketi'nin zeminini oluşturdular. Eylül 1961'de Belgrad'ta yapılan uluslararası konferansla Bağlantısızlar Hareketi resmen kurumlaştı. Toplantıya 20 devlet başkanı katıldı.

Yugoslavya'nın gelir dağılımındaki bozukluk, zengin cumhuriyetlerin, merkezi yapının kendilerini daha fazla fedakarlığa zorladığından şikayet etmelerine neden oluyordu. Yugoslavya federal yönetimi, 70'lerin başından itibaren yaşanmaya başlanan iktisadi bunalımı aşabilmek için, cumhuriyetlerin döviz gelirlerinin federal bütçeye aktarılması yönünde bir düzenleme yaptı. Bu düzenleme, Yugoslavya'nın döviz gelirlerinin ağırlıklı oranını sağlayan Slovenya ve Hırvatistan'da büyük tepkiye yol açtı. İktisadi bunalım, ortaya, cumhuriyetlerin milli ekonomik sorunlarının önceledikleri bir pratik çıkaracaktı. Irka değil vatandaşlarının iradesine dayalı ulusal devlette temellenen milli çıkar anlayışının yerini; 80'lerde giderek netleşen bir biçimde etnik anlamda "milli" çıkar anlayışı ve milliyetçilik alacaktı.

4 Mayıs 1980'de Tito öldü. Tito'nun en güçlü halefi olarak görülen kurtuluş savaşının Partizan kadrosundan, rejimin baş ideologu Edvard Kardelj'in, (1979 Şubatında) Tito'dan önce ölmesi ile yönetimin toparlayıcı bir şahsiyetten yoksun kalması üzerine Tito, -geleceğe yönelik olarak- "kollektif liderlik" ilkesini vurgulamaya başlamıştı.

1980'lar: Çözülüş Süreci

80'lerin Yugoslavyası’nda hem milliyetçilik, hem baskı politikası çığırlarını açan olay Kosova olayları oldu.23 Olaylar, 1981 Martında, Arnavut tarih profesörü Ahmet Malloku'nun tutuklanmasına tepki olarak öğrencilerin Priştine Üniversitesi'ni işgal etmeleriyle başladı. 26 Mart'ta Kosova'nın başkenti Priştine'de işçilerle birlikte öğrencilerin yaptıkları yürüyüşte "Arnavut Kosova'ya bağımsızlık" talep edildi. Takip eden günlerde protesto gösterilerinin bütün Kosova'ya hatta Arnavut öğrencilerin olduğu pek çok üniversiteye yayılması üzerine ordu Kosova'ya müdahale etti.

1985'te Yugoslavya federal yönetimi, IMF reçetelerini uygulamasına rağmen, bir fayda elde edemeyince, iktisadi bunalım resmi ağızlarda ifadesini buldu: GSMH 1979’a göre %5.5 düşmüş; dış borç 15 Milyar doları geçmişti. 1982'de %40 olan enflasyon 1989'da %1500'e ulaştı.

Cumhuriyetler arasındaki dengesiz iktisadi gelişme rahatsızlıklara siyasi bir boyut da katıyordu. 1987'de Kosova, Makedonya ve Karadağ resmen iflas etmişler; Sırbistan, Slovenya ve Hırvatistan'ın iktisadi siyasi belirleyiciliği daha pekişmişti. Görece gelişkin Kuzey cumhuriyetleri Hırvatistan ve özellikle Slovenya’da, serbest pazar ekonomisine geçme ve Avrupa'ya eklemlenme planlarını hızlandırma düşüncesiyle; "fakir cumhuriyetlerin yükünü taşımamak" için özerkleşme eğilimleri güçlendi. Bu eğilim, giderek federasyondan ayrılma isteğine dönüşmüştü. Buna karşılık, iktisaden görece zayıf -Karadağ, Makedonya, Bosna-Hersek ve Sırbistan- cumhuriyetlerde, Slovenya ve Hırvatistan'ın ayrılıkçılığına karşı tepki oluştu. Özellikle, iktisadi açıdan, merkezi konumuna çok şey borçlu olan Sırbistan'da tepki büyüktü.

Böylelikle iktisadi bunalım, her cumhuriyetin Komünistler Birliği'ndeki yerelleşme ve milliyetçileşme eğilimlerine hız verdi.

Sırplar, federasyon içinde en kalabalık ve aynı zamanda en dağınık etnik unsur. Sırbistan'ın dışında Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te de kayda değer Sırp var.

1980 yılından itibaren Sırbistan'daki konumu güçlenen Ivan Stamboliç, 1984-1986 arasında partinin birinci adamı oldu. Stamboliç'in hedefi, Sırbistan'ı federasyonda egemen cumhuriyet yapmaktı. Stamboliç, bu hedefine rağmen, diğer cumhuriyetler ve özerk bölgelerle iletişimini koparmamaya özen gösteriyordu. Bu çerçevede, 1981'de Kosova'daki olaylar üzerine, yerel siyasi güçlerle diyaloga yönelmiş ve Arnavut kadro kuşağının önderi Azim Vlasi'nin desteğini kazanmıştı.

Kosova, Sırp milliyetçiliği açısından tarihi öneme sahip bir bölge. Büyük Sırbistan'ın merkezi Kosova'ydı. Ayrıca, Büyük Sırbistan'ın dağılmasına yol açan 1389'da Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan meydan savaşı da Kosova'da gerçekleşmişti. Sırp milliyetçi hareketi için Kosova, "Eski Sırbistan”dır. Çetnikler, Kosova'yı "tüm Sırpların kutsal yurdu" olarak tanımlar.

Stamboliç, taktik işbirliğine giriştiği aşırı milliyetçilerin, bir müddet sonra, asli güç haline geldiklerini fark ettiğin de, araya mesafe koymaya çalışacak; fakat bu çabasında başarılı olamayacaktı. 1987'ye gelindiğinde, partide reformcular ve muhafazakarlar diye iki kanattan söz ediliyordu. Bu iki kanat, Stamboliç ve -politikaya kendisinin soktuğu- Miloşeviç'in şahsında somutlaşıyordu. Miloşeviç'in 27 Nisan 1987'de Kosova Polje nahiyesinde onbinlerce Sırp ve Karadağlı'ya yaptığı konuşmada, milliyetçilik resmi ideolojinin merkezine yerleşiyordu. Eylül 1987'deki 8. parti kongresinde reformcu kanat tasfiye edildi. Pavloviç ve Stamboliç parti yönetiminden uzaklaştırıldılar.

8. Kongre'nin ardından Sırp milliyetçiliği sistematikleşmeye başladı. II. Dünya Savaşı öncesi mirasa el atıldı. Çetnik hareket, Sırp milletinin tarihsel düşmanlarına karşı direnen bir hareket olarak meşrulaştırıldı. 1988 yılı boyunca, parti tarafından örgütlenen fakat kendiliğindenmiş görüntüsü verilen Kosova Sırplarıyla dayanışma gösterileri düzenlendi. Miloşeviç, bu gösterileri destekleyen konuşmalarında, "Sırbistan ya birleşecek, ya yok olacaktır!" şiarını ortaya attı. Belgrad basını, Kosova gösterilerini "üçüncü Sırp ayaklanması" olarak niteledi.24 Federal KB, bu gösteriler üzerine ilk kez ülkede yükselen milliyetçiliğe karşı Sırbistan KB'ni uyarma gereği duydu, fakat uyarısı reddedildi. Bu durum, Federal KB'nin etkisinin kalmadığını açığa çıkaran sürecin başlangıcıydı.

Sırbistan'ın hegemonya atılımı, Sırbistan'a bağlı diğer özerk bölge Voyvodina'ya ve Karadağ cumhuriyetlerine sirayet etti. Voyvodina KB örgütü önderleri, Sırpların baskıları sonucunda parti tüzüğüne aykırı biçimde görevden alındılar. Örgüt, %55.8 ile çoğunluğu oluşturan Sırpların hegemonyası altına girdi.

Ardından sıra Karadağ'a geldi ve Federal KB'nin karşı çıkmasına karşın, Ocak 1989'da Karadağ KB yönetimi çekilmek zorunda kaldı, parti ve yönetim Miloşeviç'in güdümüne girdi.

17 Kasım 1988'de, Yerel KB Önderlerinin görevden alınmasını ve -Kosova ve Voyvodina'nın özerkliğini alabildiğine budayarak Sırbistan'a tam güdümlü hale getirmeyi hedefleyen- Anayasa değişikliği tasarısını protesto eden maden işçileri, Trapça kömür madeninden 70 km uzaklıktaki başkent Priştine'ye yürüyüşe geçtiler. 1989un Şubatında bu siyasi grevi "karşı devrim" olarak niteleyen Sırbistan KB, olağanüstü hal ilan etti ve Kosova'ya askeri güç yığdı. Aynı ay içinde, anayasa değişikliği yürürlüğe girdi. Anayasayla, Sırbistan'ın, Sırp azınlıklarının hakları ve çıkarları ile ilgili olarak cumhuriyet sınırları dışına müdahalede bulunmasına kapı aralanıyordu. 1990'lara girilirken, Kosova'da Sırbistan'ın ideolojik ve siyasi baskısı kalınlaşmıştı.

Miloşeviç, 1990 yılı boyunca "Büyük Sırbistan" idealini İşledi. Milliyetçi Sırp tarihçileri, "Büyük Sırbistan”ın sınırlarının belirlenmesinde mevcut yapının değil, II. Dünya Savaşı öncesindeki sınırların esas alınması gerektiği tezini işliyorlardı. 1990'da yayınlanan Büyük Sırbistan haritasına; Karadağ ve Makedonya'nın tamamı, Bosna-Hersek'in büyük bölümü ve Hırvatistan'ın başta Dalmacya olmak üzere bazı bölgeleri dahildi.

Sırbistan'ın bu politikaları, aynı zamanda, Federasyon içindeki diğer cumhuriyetlerin bağımsızlıkçı taleplerinin yaygınlaşmasına yol açtı. Federasyonun en zengin cumhuriyeti olan Slovenya, Yugoslavya'nın bütününe yönelik politikalar geliştirmekten ziyade, her cumhuriyetin kendi koşullarına özgü politikalar geliştirilmesinden yana bir tavır koydu. Federasyonun bütününe karşı, kendi cumhuriyetinin gelişimini önemsiyor ve önceliyordu. Ekonomik olarak, Batı ile bütünleşme çabaları ve Avrupa kültürüne sahip olmalarını; onları Bizans geleneğinin devamı olarak gördükleri Güney Yugoslavya halklarının -Özellikle de Sırpların-zorba, baskıcı kültüründen ayırarak doğal üstünlük kazandıran müstesna bir özellik olduğu hissiyatı yaygınlaştı.

Miloşeviç, Büyük Sırbistan ideali içinde yeri olmayan ve liberalist politikalarıyla da diğer cumhuriyetlere kötü örnek olduğunu düşündüğü Slovenya'nın bir an önce federasyondan ayrılması için uğraşıyordu. Slovenya yönetimi ise, ani bir kopuştan ziyade, ekonomik ilişkilerin oturtulduğu aşamalı bir ayrılmadan yanaydı. 7 Mart 1990'da cumhuriyetin adındaki "sosyalist" ibaresi kaldırıldı ve ülkenin adı "Sloven Cumhuriyeti" oldu. Slovenya KB, 1989'da Sırbistan'ın Kosova darbesini destekledikleri için günah çıkarmaya başladı. Eylül 1990'da, Sırbistan'ın milliyetçi ve baskıcı politikalarının uygulanmasında aracı olmakla suçladığı Yugoslav Federal Meclisi'nden çekilebileceğini duyurdu. Nisan 1991'de Kosova'ya özür dileme ziyaretinde bulunuldu. Bütün bunlar Sırbistan-Slovenya ilişkilerinin gerginliğini artıran etkenlerdi.

Ülkenin ikinci büyük cumhuriyeti Hırvatistan'da milliyetçi eğilimler Slovenya'dan daha belirgindi. Bu milliyetçiliğin oluşmasında, Sırp şovenizminin etkisinin varlığı inkar edilemez. Federal organlardaki Sırp kadroların "Hırvat Ustaşa'lığı" her zaman hortlayabilir kaygısı, Hırvatistan'a dönük bir gözetim politikasını kurumlaştırmıştı. Hırvatistan'da yaklaşık %12'lik azınlık varlığına rağmen, Sırplar, devlet aygıtının bütün önemli mevkilerinde ağırlığa sahip oldukları gibi, polis mevcudunun %60'ını oluşturagelmişlerdi. Hırvatistan'daki milliyetçi akımın 1980'lerdeki gelişmesinde, 1967'de milliyetçi görüşlerinden dolayı KB'den atılan Franyo Tucman'ın rolü önemli bir yer tutmaktadır.

Rejimin çözülmesiyle birlikte, siyasi hayatında canlılık gözlemlenen diğer bir cumhuriyet de Bosna-Hersek'ti. Nüfusun %44'ünü müslümanlar, %32'sini Sırplar, %18'ini Hırvatlar oluşturmaktaydı. Herhangi bir etnik grup büyük çoğunluğu oluşturmuyordu.

Sosyalist Yugoslavya'nın hızla sanayileşmeye girişmiş bir cumhuriyeti olan Bosna-Hersek, Yugoslavya'nın ekonomik mucizesinin örneği olarak sunuluyordu. Bunlara rağmen 1989'da yıllık gelir düzeyi Slovenya'nın yansı kadar, Hırvatistan'ın %20 gerisindedir. Cumhuriyetin sosyo-ekonomik gelişimi son derece eşitsizdi, modern işletmelerin yanı sıra ilkel tarım işletmelerini de mevcuttu.

1980'lerin ilk yarısında Bosna-Hersek'teki Müslüman çoğunluk içindeki muhalif hareketin gelişmesi yönetimde büyük endişe oluşturmuş, "Humeynicilik" suçlama unsuru olarak kullanılmıştı. Cumhuriyet içindeki müslümanlara yönelik baskılar 1970'lerin sonundan itibaren yoğunlaşmaya başladı, iki haftada bir yayınlanan İslami dergi Preporod'un özerk bir çizgi izlemeye yönelmesi üzerine, Yönetim, 1979*da yayın kurulunun tasfiye ederek yerine uyumlu bir ekip atadı.

Tüm Yugoslavya gibi 1980’lerin ikinci yansında derin iktisadi bunalımlar yaşayan Bosna-Hersek'in çöküşünde en önemli yeri, 1987'de tarıma dayalı büyük gıda sanayi kompleksi Agrokomercte meydana çıkan karşılıksız tahvil skandalı alır. Yolsuzluğun mali çapı iddialara göre 500 milyon dolara yakındı. Agrokomerc'teki yolsuzluğun etkisi; şirketin yöneticisi Fikret Abdiç ve onunla birlikte tutuklanan 92 teknokratla sınırlı kalmamış, pek çok parti ve devlet yöneticisinin de siyasi hayatlarının bitmesine neden olmuştu. Bunlardan biri, 1988'de Yugoslavya Devlet Başkanı olması beklenen Hakiya Pozderac idi.25

Sırp milliyetçiliğinin Bosna-Hersek üzerindeki baskısı da bu sıralarda devreye girdi. Zaten 1980'lerin ilk yansında KB'nin Sırp kadrolarının Bosna'ya dönük "Humeynicilik" suçlamaları, KB içinde de müslüman kadrolarla aralarında bir gerilim yaratmıştı. 1988/1989'da Bosna-Hersek yönetiminin Miloşeviç yanlısı gösterilen izin vermemesi, bu gerilimi tırmandırdı. Agrokomerc skandalı ile çözülen yönetime karşı tepkisini yansıtmaya ve örgütlenmeye başlayan müslüman halkta, anti-Sırp tepkilerle birlikte bağımsız bir Bosna cumhuriyeti talebi dile getirilmeye başlandı.

Sırbistan, Ocak 1990'daki 14. Kongre'ye, Federal KB'ye hakim olma duygularıyla geldi. Kongre'yi özellikle Slovenya ile hesaplaşma platformu olarak değerlendiren Sırbistan KB delegeleri, Slovenya KB delegelerinin her türlü önerisini reddettiler, konuşmalarını engellemeye çalıştılar. Sonuçta, Sloven delegeler, Karadağlı ve Sırbistanlı delegelerin alaylı tezahüratı altında salonu terkettiler. Bunun üzerine Hırvatistan KB delegeleri, Parti içindeki durumu ve Miloşeviç'in hegemonya kurma çabalarını tartışmaya açtılar. Tartışmalarda Federal KB'deki ayrışma gayet belirgin biçimde ortaya çıktı. Sırbistan, Karadağ, Voyvodina ve Kosova delegeleri ile, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek ve Makedonya delegeleri arasında kutuplaşma gerçekleşti. 23 Ocak'ta Federal KB Başkanı Milan Pançevski, çaresiz olarak Kongre'nin ileriki bir tarihe ertelendiğini duyurdu. Pançevski'nin koyamadığı adı, Mayıs'ta, Federal KB'nin yetkili organları verdiler: Yugoslavya Federal Komünistleri Birliği sona ermişti.

Cumhuriyeti erdeki KBler isimlerini değiştirerek bağımsız partiler haline geldiler. Yalnızca Karadağ'daki parti, Karadağ Komünistler Birliği adını korudu. Bu arada, Federal Başbakan Ante Markoviç, 1990 Temmuzu’nda kendi politikasına güç dayanağı yaratmak için Yugoslavya Reformcu Güçler Birliği partisini kurdu. Tüm ülke genelinde, partinin %10 oyu olduğu tahmin ediliyordu.

1990'lar: Yugoslavya'da İç Savaş

1990: Federal KB'nin çözülmesinin ardından Sırp milliyetçiliği çizgisini netleştiren Sırbistan KB, 1990 Haziranında kağıt üzerinde özerk resmi kitle örgütü olan Emekçi Halkın Sosyalist Birliği ile birleşerek Sırbistan Sosyalist Partisi adını aldı. Sırbistan SP, Doğu Avrupa'nın kimlik değiştiren bütün partileri gibi "demokratik reformların gerçekleştirilmesi ve piyasa ekonomisine geçilmesi"ni şiar edindi. Parti Sırp milliyetçisi olmasına rağmen Yugoslavyacı bir söyleme sahipti. Sırbistan SP'nin karşısındaki muhalefetin en güçlü partisi liderliğini Vuk Draşkoviç'in yapığı Sırp Diriliş Hareketi idi.

Miloşeviç, SSP’nin bayrağı altında ilk çok partili seçimlere hazırlanırken, milliyetçi ve anti-Arnavut programatiğini genişletti. Mevcut sınırların eski idari düzenlemenin mantığına göre olduğunu, tarihi ve "esas" sınırları belirtmediğini; dolayısıyla ülkenin bölünmesi durumunda bütün cumhuriyetlerin sınırlarının yeniden ele alınması gerektiğini açıkladı.

Temmuz başında, Miloşeviç'in getirdiği Anayasa değişikliği tasarısı dolayısıyla Kosova yine patladı. Sırbistan'ın bağımsızlığını vurgulayan, Miloşeviç'in karizmatik gücünü kurumlaştırmak amacıyla cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören yeni Anayasa Kosova'nın özerkliğini tamamen ortadan kaldırıyordu. 2 Temmuz'da, 180 üyeli Kosova Parlamentosu'nun 114 Arnavut milletvekili bu Anayasayı protesto ederek Kosova'nın bağımsızlığını ilan ettiler. Sırbistan yönetimi, hükümeti ve parlamentoyu dağıtarak, Kosova'yı kayyumluğu altına aldı.

Seçimler, Kosova'da baskı politikasının yeni tezahürlerine vesile oldu. Arnavutların ağırlıklı olduğu siyasi örgütler, Sırbistan hükümetince "İllegal" sayıldıkları için, seçime sokulmadılar. Bu illegal sayılan örgütlerin en önemlisi Kosova Demokratik Birliği [KDB1, ikinci önemli parti Köylü Partisi. Bir de Boşnakların, Türklerin ve bazı Arnavutların örgütlendiği Kosova Müslümanları Demokratik Eylem Partisi var. KDB, demokratik haklar isteyen ılımlı bir söyleme sahip. Ancak parti içinde yer alan ve Kosova dışındaki Arnavutları da kapsayacak bir Arnavut konfederasyonu düşünen radikal kanat, Kosova'daki baskılar sürdükçe etkinlik kazandı; 1991 Mayısında bağımsız örgütlenmesini gerçekleştirdi. DB seçime sokulmazken, fiili sıkıyönetim sırasında dağılan Kosova KB (yeni adıyla SP), Sırbistan SP kadrolarınca yeniden örgütlenmeye çalışıldı. 70 bin üyenin bulunduğu partide, Arnavut üyenin sayısı 300 idi. 1990 Aralığında yapılan seçimlerde, Arnavutlar olağanüstü başarılı bir boykot uyguladılar. 750 bin Arnavut seçmenin yalnızca 2 bini sandığa gitti.

Sırbistan'da, Aralık 1990'da yapılan seçimlerde SSP oyların %45'ini, 250 sandalyenin 194'ünü elde etti. Sırp Diriliş Hareketi 19, Demokratik Parti 7 sandalye kazandı, ikinci turda yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %65 oy alan Miloşeviç, yönetimdeki gücünü pekiştirdi.

Sırbistan SP'sinin Arnavut karşıtı politikası, seçimlerden sonra diğer partilerin desteğini de alarak devam etti. Sırbistan Parlamentosu okullara Sırp ve Ortodoks ulularının portrelerinin asılması; ortodoksların kutsal Aya Sava günü ayinine öğrencilerin katılımının zorunlu olması için hazırlıklara başladı. 1990/1991 öğretim yılında eski "Özerk Kosova" yasalarının tanıdığı kültürel haklar çerçevesindeki müfredata göre eğitim gördükleri için, 100 binin üstünde Arnavut çocuğun sınıfta bırakılacağı açıklandı. Mayıs sonunda, bir Arnavut çocuğun Sırplarca öldürülmesi ve yargılandığı davadan beraat eden Arnavut önder Halil Vilasi hakkında yeniden dava açılacağı söylentileri, ortamı gerginleştiriyordu. Mayıs'ta, -KDB'den ayrılan radikal kanatın kurduğu- "Ya Arnavutluk'la Birleşme, Ya Savaş" şiarıyla hareket eden Milli Birlik Partisi, Kosova Arnavutlarında yaygınlaşan silahlı bağımsızlık mücadelesi eğiliminin hem ürünü, hem de körükleyicisi oldu.

Sırbistan'ın diğer özerk bölgesi Voyvodina da, benzer sorunlara müsaitti. Nüfusun yansını oluşturan Macar kökenli halk, Sırp hegemonyasından huzursuzdu. 1991 Temmuzunda Macaristan Dışişleri Bakam, Voyvodina'nın I. Dünya Savaşı'ndan sonraki Trianon Anlaşması ile "Sırbistan'a değil, Yugoslavya'ya" bağlandığını, Yugoslavya'm çökmesi durumunda Voyvodina'nın geleceğinin de gelişmelere açık olabileceğini belirtmişti. Bu demeçten rahatsız olan Sırbistan, bu tür açıklamaların Macar azınlığının durumunu kötüleştirebileceği tehdidinde bulundu.

Kosova'daki Türk azınlığının nüfusu, 1981 sayımına göre 101.901. 1951 yılından beri eğitimde, dilde ve kültürde özerklik haklarına sahipler. 1969'dan beri Priştine’de haftalık (daha sonra haftada üç günlük) Türkçe bir gazete yayımlıyorlar: Tan.

Temmuz I990'da, Türk Demokratik Birliği adıyla esnek çerçeveli bir örgüt kuruldu. Kısa bir süre sonra klasik bir siyasi örgüte dönüşen TDB, bir yıl içinde 7 bölgede örgütlendi. Bunun üzerine kimi aydınlar, TDB'ye mesafe aldılar. TDB yönetimi Sırbistan yönetimiyle uyumlu bir politika takip ediyor. Başkan Sadık Tanyol, sayım ve seçim boykotlarına karşı çıktı, yasalara saygı çağrıları yaptı.

Sırbistan'daki azınlıklardan olan Sancak müslümanlarından da bahsetmek gerekir: Kosova ile Karadağ'ın kuzeyinde yer alan Sancak müslüman aydınları, bölgenin tarihte Bosna'nın bir parçası olduğunu hatırlatarak, özerklik istiyorlar. Sancak müslümanlarının partisi Demokratik Eylem Partisi, müslümanlar üzerindeki baskıların ve fiili Sırp egemenliğinin kalkmasını, Boşnakça'nın resmen tanınmasını, Sancak'a -ve bölgenin en önemli yerleşim birimi Yeni Pazar'a- özerklik verilmesini savunuyor. Partinin liderliğini Süleyman Uglanin yapıyor. DEP'ne karşı, Sırp Diriliş Partisi, Sırp şovenizmini körüklüyor. Diriliş'çiler Osmanlı egemenliğini hatırlatan "Sancak" isminin kalkmasını, Yeni Pazar'ın kurucusu İshak Bey'in adını taşıyan caddenin isminin değişmesini istiyorlar. Sırbistan yönetimi ve SP, Sancak adının kalmasına razı, ancak özerklik taleplerini kesinlikle reddediyor.

Partizan gazi ve emeklilerinin sayısının oldukça yüksek olduğu Karadağ, Federal KB'nin çözülmesi sonrasında KB'nin adını değiştirmeyen tek cumhuriyet oldu. Karadağ Komünistler Birliği 1990'da yapılan seçimlerde, 125 sandalyeden 83'ünü alarak birinci parti oldu.27

Karadağ yönetimi kayıtsız şartsız bir şekilde Sırbistan'a tabi idi. Milliyetçileşme, KB önderi Momir Bulatoviç'in temsil ettiği Sırpçı çizginin karşısına bağımsızlıkçı bir çizgiyi çıkarmıştır. Halk Partisi'nin temsil ettiği bu çizgi, Miloşeviç'in 1989'daki darbesinden bu yana sinmiş gibi gözüküyor, ama yok olmuş değil.

Bosna-Hersek'te 1990 sonunda yapılan seçimlerde oyların %38'ini Müslüman Boşnakların Demokratik Eylem Partisi aldı. DEP 240 sandalyeden 86'sını elde etti. Sırp Demokratik Partisi %30 (72 sandalye), Hırvat Demokratik Birliği %16 oy (44 sandalye) kazandı. Eski KB'yi devam ettiren parti %10 (14 sandalye), Yugoslavya Reformcu Güçler Birliği %6 oy aldı. Boşnak kimliğini, Müslüman kimliğinin önüne koyan Adil Zülfikarpasiç'in partisi Boşnak Müslümanları Örgütü ise 2 milletvekilliği kazanabildi.

Hükümet için DEP, Sırp Demokratik Partisi ve Hırvat Demokratik Birliği koalisyon oluşturdular. 2 müslüman, 2 Sırp, 2 Hırvat ve Macar, Arnavut, Karadağlı azınlıkları temsilen 1 kişi olmak üzere 7 kişiden oluşan Başkanlık Kurulunun başkanlığına -ki aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı'na- DEP önderi Aliya Izzetbegoviç getirildi.

İzzetbegoviç, 1925 doğumlu. 1949'da, Hidaye Teşkilatı'nın gençlik kolları olarak çalışan "Genç Müslümanlar Örgütü" içinde görev almış. 1949'da bu faaliyetlerinden ötürü 5 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Hapishane sonrasında hukuk eğitimi almış ve avukatlık yapmış. 1970 yılında meşhur "İslam Bildirisi"ni kaleme almış. 1983'de Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserini yayınladıktan sonra yargılanmış ve 14 yıl hapse mahkum olmuş.28 1989'da serbest bırakılan İzzetbegoviç, "İslam devleti değil, bir müslüman, Sırp ve Hırvat cumhuriyeti arzuladıklarını" belirterek, üniter olmayan, çoğulcu bir anlayışı dile getiriyordu. Bosna-Hersek'in sorunlarını, Hırvatistan ve Slovenya'yla ilişkileri geliştirerek çözmeyi amaçlamaktaydı.

İzzetbegoviç ve DEP yöneticileri, salt iktisadi açıdan değil, cumhuriyetin ve cemaatlerin Yugoslavya’aki geleceği bakımından da kaderlerini Hırvatistan ve Slovenya'ya bağlı düşünüyorlardı: Hırvatistan ve Slovenya'nın Yugoslavya'dan ayrılması, Bosna-Hersek'i Sırbistan’la ve Sırp hegemonyası tehdidiyle "başbaşa" bırakacaktı.

Seçim sonrasında, DEP'in parlamentoya sunduğu Bosna-Hersek'in egemenlik ve bölünmezliğini vurgulayan önergeye Sırp partileri karşı çıktılar. Sırp Demokratik Partisi Başkanı Radovan Karacziç, "Yugoslavya'nın parçalanması durumunda kendilerini temsil etmesi için Miloşeviç'e yetki verdiklerini" açıkladı. Bosna-Hersek'teki Sırpların Sırp Demokratik Partisi'nden daha şoven unsurlarının oluşturduğu Sırp Milli Konseyi, Hırvatistan'daki Krayina bölgesi ile birleşerek özerk bir "Batı Sırbistanı"nın derhal kurulmasını istiyorlardı.

1990 Sonbaharında Hırvatistan'daki Sırp silahlı mücadelesinin gelişmesiyle paralel bir biçimde, Bosna-Hersek'te Sırp milliyetçilerinin gövde gösterisi arttı. Böylece müslüman toplumunun tedirginliği tırmandı. Bu arada, Hırvat milliyetçileri arasında da Bosna-Hersek haritasında tashih isteyenlerin varlığı, İzzetbegoviç-Hırvatistan ilişkilerinde pürüz oluşturuyordu. 1990'ın sonlarında, pek çok Hırvat ve Sırp aydını, politikacısı, Bosna-Hersek'in, küçük bir Bosna bölgesi dışında Hırvatistan ve Sırbistan arasında bölüşebileceğin den bahsediyorlardı. Bu elektrikli havada, Müslüman Boşnak halkta tam bağımsızlık duygusu güç kazandı. Bu eğilim, özellikle Sırbistan yönetimi tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Her üç gruptan ılımlı unsurlar, Bosna-Hersek'in İsviçre modeline göre kantonlaşmayı çözüm olarak önerdiler. Öneri her kesimin radikal unsurları tarafından tepkiyle karşılanmasına rağmen, gündemdeki yerini korudu.

Yugoslavya'nın etnik yapısı en karmaşık cumhuriyeti Makedonya'da, nüfusun %67'si Makedon, %25'i Arnavut, %3'ü Türk, %2'si Sırp ve geri kalan %2'lik dilimi de Ulahlar, Rumlar, Bulgarlar, Boşnaklar ve Pomaklar oluşturmaktadır.

Makedonya'da 1989/1990'daki siyasi yeniden yapılanmada milliyetçi etmenler öne çıktı. Kasım 1989'da Makedon Anayasası'nda yapılan değişikliklerle devletin daha önce "Makedon, Arnavut, Türk ve diğer halk ve etnik grupların cumhuriyeti" diye belirtilen niteliğinin "Makedonlar ve diğer halk ve etnik grupların cumhuriyeti" olarak değiştirilmesi gerilimi tırmandırdı. Milli topraklarını geri almayı hedefleyen Makedon milliyetçiliği ve Arnavut ezilen ulus milliyetçiliği hızla örgütlendiler. Ancak, Makedonya'nın gerek iktisadi ve gerekse de siyasi nedenlerle Bosna-Hersek'inkine benzer bir Yugoslavya politikasına mecbur oluşu; milliyetçiliğe karşı çoğulcu bir söylemin gelişmesine katkıda bulundu.

Kasım-Aralık 1991'de yapılan seçimlerde; 120 sandalyenin 37’sini Makedonya'nın Birliği için Demokratik Parti [MBDP], 31'ini Sosyal Demokratlar Birliği [SDB], 2l'ini Yugoslavya Reformcu Güçler Partisi, 17’isini Arnavut azınlığın partisi Demokratik Refah Partisi kazandı.

Yeni parlamento, Haziran 1991'de cumhuriyetin adındaki "sosyalist" ibaresini kaldırdı. Cumhurbaşkanlığı seçimini, Makedon milliyetçiliğine karşı açık tavır alan ve Yugoslavya'nın "bir biçimde" devamını savunan SDB önderi Kiro Gligorov kazandı. Bağımsızlığın yanı sıra, Yugoslavya'nın bütünlüğünün korunmasının bir yansıması olarak değerlendirmek gerekir.

MBDP, 1893'te Selanik merkezli olarak sıkı bir komitacılık faaliyeti yürüten ve 1903'deki başarısız ayaklanmadan sonra dağılan İMDÖ'nün mirasını sahipleniyor. MBDP'nin ve Makedon milliyetçiliği çizgisinde Makedon Ortodoks Kilisesi'nin varlığının ciddi bir ağırlığı var. "Büyük Makedonya" idealini savunan partinin şansı, Gligorov'un politikasının şansı azaldıkça artıyor.

Büyük Makedonya idealine göre, şu anki Makedonya cumhuriyeti, gerçek Makedonya'nın üç parçasından yalnızca birini, Vardar Makedonyasını, kapsıyor. Batı Bulgaristan'daki Pirin Makedonyası ve Kuzey Yunanistan'daki Ege Makedonyası; Büyük Makedonya'nın diğer iki parçası.

Nisan 1991'de, Makedonya'nın bağımsız diplomasisinin kurulması ve Makedon ordusunun kurulması gerektiği karara bağlandı ve Yugoslav Halk Ordusu, işgalci olarak tanımlandı.

Makedon milliyetçiliğinin önemli bir özelliğini Arnavut karşıtlığı oluşturuyor. Arnavutlar, Makedonya'nın batısında çoğunluk durumundalar ve Makedonya'nın Kosovası nitelemesini hak edecek sorunlara gebe. Makedonya'daki Arnavutların İslami kimlikleri, Kosova'dakinden daha belirgin şekilde önde.

Sırbistan için "Güney Sırpları" olarak kabul edilen Makedonlar; Miloşeviç'in 1987/88'de anti-Arnavut politikalarına, gelişen Sırp Milliyetçiliğinin bir ucunun Makedonya'ya ve Makedonlara dokunuyor olmasından dolayı destek vermemişlerdi.

Arnavut azınlığın Prof. Nevzat Halili önderliğindeki Demokratik Refah Partisi'nin üzerinde önemle durduğu talebi, cumhuriyeti oluşturan iki halktan biri olarak tanınması. Parti dışında, "Büyük Arnavutluk" ideali çerçevesinde, Batı Makedonya'yı Arnavutluğa bağlama düşüncesinde olanlar da var. Makedon milliyetçileri, bu talepleri DRP'ye teşmil ediyorlar ve DRP'nin kapatılmasını talep ediyorlar.

Makedonya'da %3'lük bir oran oluşturan Türk azınlık, Kosova Türklerinden daha erken ve daha geniş çaplı kültürel haklar elde etmişti. Üskup merkezli Türkçe gazete Birlik, 1944'ten beri yayınlanıyor. Türk aydınları, bölünmeye yol açmamak kaygısıyla dernek mantığı çerçevesinde esnek bir siyasi yapı oluşturdular: Türk Demokratik Birliği [TDB]. TDB, ayrılıkçılık suçlamalarını reddediyor ve amaçlarının Türk toplumunun milliyetsizleştirme ve asimile edilme çabalarına engel olmak olduğu açıklıyorlar. Birliğin başkanı Mukbil Beyzat.

Bulgaristan'ın Büyük Bulgaristan'ın Makedonya'daki parçalarını talep etmesi, Yunanistan'ın yine Büyük Yunanistan tasarımında yer alan Makedonya'daki parçalarım talep etmesi gelecekte yeni bir soruna gebe gibi.

Slovenya'da 1990 Nisanında seçimler yapıldı. Oyların %55'ini alan Birleşik Demokratik İttifak (Yeşiller ve Sosyal demokrat Parti'den oluşmaktaydı) hükümeti kurdu. Cumhurbaşkanlığı seçimini Demokratik Yenilenme Partisi'nin önderi Milan Kuçan kazandı.

23 Aralık 1990'da "Slovenya ayrı ve bağımsız bir devlet olsun mu?" referandumu yapıldı. Halkın %88.5'u bağımsız Slovenya'ya evet oyu verdi, hayır oyları sadece %3.5 idi.

Hırvatistan'da 1990 Nisanında yapılan seçimleri, Franyo Tucman'ın önderliğindeki Hırvat Demokratik Birliği, %57.6 oy alarak kazandı. Parlamentodaki 365 sandalyenin 193'ünü alarak salt çoğunluğu oluşturdu.

25 Temmuz 1990'da, Hırvatistan'ı "parlamenter demokrasiye dayalı hukuk devleti" olarak inşa etme amacına dönük olduğu açıklanan yeni Anayasa kabul edildi. Resmi alfabenin Latin alfabesi olacağı karara bağlandı. Cumhuriyetin "Hırvatların ve Sırpların devleti" olan resmi tanımı, "Hırvatların ve burada yaşayan diğer halkların devleti" olarak değiştirildi. 29 Aralık'ta yapılan ve Hırvatistan Cumhuriyeti"ni "üniter, bölünmez, demokratik ve sosyal devlet" olarak tarifeden Anayasa değişikliği bağımsızlık yolunda atılmış yeni bir adımdı. Aynı zamanda bu değişiklik, Sırp azınlığın haklarını göreleleştiren bir tutumu pekiştirdi. Tucman seçim kampanyasında bol bol, Bosna-Hersek'in geniş bir kesimini de içeren "tarihi Hırvatistan" sınırlarından söz etmişti.

HDB'nin ve Tucman'ın politikasında ve söyleminde Katolisizm önemli bir konuma sahipti. 1990 Paskalyası öncesinde 18 Hırvat piskoposu, dünya Katolikliğine, Hırvat milletine, komünist-Sırp/Ortodoks diktatörlüğünden kurtulma mücadelesinde destek çağrısı yaptılar. Katolik-Ortodoks rekabeti, Sırp-Hırvat milli ihtilafını yeniden üreten temel karşıtlıklardan biri. Panyo Tucman, katolik-ortodoks ve Sırp-Hırvat ihtilafını, Doğu-Batı zıdlığı eksenine oturtarak evrenselleştiriyor, "Avrupalılaştırıyor". Ona göre dünyada gelecekteki temel çatışma, evrensel, demokratik ve insani değerlere dayalı Batılı-Hıristiyan uygarlığı ile otoriter yapılara ve siyasi keyfiliğe dayalı Bizantinist-Ortodoks uygarlık arasında olacaktı ve bu çatışmada, kendi misyonlarının Batı uygarlığının savunuculuğu olduğunu ilan ediyordu. Tucman'in danışmanı Slaven Letiça, bir Alman gazetesine verdiği demeçte, Hırvatistan ve Slovenya'nın "Avrupa'yı İslamcılık ve Ortodoksluğun yayılmacılığından ve iktisadi dengesizlikten esirgeyen ülkeler olduğunu" söylemişti.29

Hırvatistan'daki Sırp azınlık sorununun ve mücadelesinin yatağı Krayina. Bu bölgede yaşayan Sırplar, kendilerinin 300 yıllık tarihleri olduğunu ve Sırpların "serhat bekçisi" olduklarını iddia ediyorlar. Krayina Sırpları "Sırphğın serhat bekçisi" misyonunu II. Dünya Savaşı'nda da göstermişlerdi. Çetniklerin Hırvatlara yönelik en kanlı intikam katliamları Kriyana'da gerçekleşmiş.

Krayina Sırpları, Hırvatistan'da çok partili hayata geçilince, Krayina'nın Sırbistan'la birleşmesini hedefleyen Sırp Demokratik Partisi'nde örgütlendiler. Bu "ultra radikal" çizgisiyle 1990 ilkbaharındaki seçimlerde, Krayina dışındaki Sırplardan oy alamadı. Krayina dışındaki Sırplar, oylarını, KB'nin mirasını sürdüren Sosyal demokrat Parti'ye oy vermişlerdi.

Çetnik hareketi, Sırp Radikal Partisi bünyesinde örgütlenmişti. Ama asıl gücünü, Belgrad'ın koordine ettiği milis gücünden alıyordu. Hem Sırp Radikal Parti'nin hem de milislerin siyasi önderi Voyislov Şeşelj.

Çetnikler, II. Dünya Savaşı'ndaki olaylar nedeniyle, Batı karşıtı bir tavır içindeler. Batı'yı Sırp düşmanı olarak tanımlayan Çetniklere göre, Sırpların Sırplardan başka dostları yoktu. Aynı mülahazalarla, Sırbistan politikasında Batı'yla flört eden milliyetçilik noktasında kendilerine daha yakın gördükleri Vuk Draşkoviç'e tepki duyuyor; eninde sonunda, iktidara gelirlerse tutuklayacakları bir "bolşevik" saydıkları Miloşeviç'i Amerika-Avrupa hegemonyasına karşı destekliyorlardı.

Ağustos 1990'da Sırp milisleri Zagrap'ten Dalmaçya'ya giden yol üzerindeki, Krayina'nın en önemli kasabası olan Knin'e giriş çıkışı yasakladılar, demiryolunu kestiler. Ekim başında, yaklaşık 150 bin Sırp'ın yaşadığı bölgenin 13 beldesinde yapılan bir referandum sonucunda "Sırp Özerk Krayina Bölgesi"nin kuruluşunu ilan ettiler.

Hırvatistan yönetimi, bu kararı kabul etmedi. Ancak, askeri bir müdahalenin kanlı sonuçlarından çekindiği ve aylardır sözü edilen bir iç savaşın başlamasına neden olmaması için müdahale etmediler. Yine de, Knin civarındaki Hırvat halkı silahlandırmayı, Hırvat milis gücünü tahkim etmeye başladılar.

1991: 1991 başında, Krayina bunalımında ordu faktörü devreye girdi. 9 Ocak'ta paramiliter birimlerin dağıtılmasını ve silahların bırakılmasını istedi.

Yalnız muhtemel Sovyet saldırısına karşı değil, federasyonun iç bütünlüğünü koruma altına almak amacıyla da oldukça güçlü kurulmuş bir ordu olan Yugoslav Halk Ordusu; bazı muhalif aydınlarca "yedinci cumhuriyet" olarak isimlendiriliyordu. Yugoslav Halk Ordusu içindeki parti örgütlenmesi, parti bütününden ayrı olarak örgütlenmişti ve partide ayrı bir statüyle temsil ediliyordu. Milli Kurtuluş Savaşı zaferinden doğmuş olması ve 1950'lerden itibaren Sovyet tehdidine karşı güven unsuru olarak Özenle yüceltilmesi, Halkordusu'nu fazlasıyla itibarlı kılmıştı.

Ordu, aşın demokratik, aşırı bağımsızlıkçı, aşırı milliyetçi eğilimlere karşı tepki duyuyordu. Bu yapısal tepkisinin, 1980'lerin ikinci yarısındaki bağımsızlıkçılık-milliyetçilik dalgası ve Yugoslavya'yı parçalayacak yönelimler karşısında da açığa çıkması doğaldı. Ancak Sırbistan yönetiminin şovenist ve hegemonyacı bir politika izlemeye başlamasından sonra, statükocu tepkisini Sırbistan'ın emrine koştuğu şayiası Halkordusu'nun itibarını yıkıcı etkiler icra etti. Yönetiminde ve komuta kademelerinde tamamen Sırpların hakim bulunduğu (subayların %80'i Sırp'tı), komuta dilinin Sırpça olduğu Halkordusu'nun doğrudan doğruya "Sırp ordusu"na dönüşeceği düşünülüyordu.

Halkordusu, 1991'in başından itibaren, "darbeci", "Sırpçı" ve "komünist" ithamlarını üstüne çekerek ciddi ölçüde itibar kaybına uğrarken; maddi olarak da yıpranmaktaydı. Her şeyden önce, 1990'lara gelinirken federal bütçenin %60'ını, GSMH'nin % 6'sını emerek yaşayan bir organ olarak, federal bütçenin tıkanmasından birinci derecede etkilenen kurumdu.

Ordu, 1990/91 döneminde, bütün cumhuriyetlerin milis örgütlenmesine ağırlık vermeleriyle, silah gücü tekeli olma özelliğini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. 1991'de Hırvatistan ile Slovenya, milislerin yanında kendi düzenli ordularını kurmaya girişince, Halkordusu'nun bu cumhuriyetleri teslim etme hakkı kağıt üzerinde kaldı. Halkordusu "Sırp ordusu" muamelesi görürken, Sırbistan'da bile milliyetçiler, "bağımsız Sırp ordusu"nun kurularak, "bolşevik ordu"nun yerini almasından yanaydılar.

1991 yılıyla birlikte ülkedeki bunalıma ilişkin askeri konulardaki tartışmalar devam ederken, Yugoslavya'nın ekonomik durumu iyice batık hale gelmişti.

Üretimde, GSMH'da bariz bir düşüş görülmekteydi. Döviz gelirlerinde azalma vardı, işsizlik gittikçe büyüyordu.

Ante Markoviç'in temsil ettiği federal otorite, maddi gücünü ve yaptırım kudretini kaybetmeye devam etmekteydi. Federal hükümet, cumhuriyetlerden alması gereken "aidatların" yalnızca %30'unu alabiliyordu. Borçlarını ödemeye çalışanlar, Federasyon'dan alacakları büyüklerle kıyaslanamayacak kadar fazla olan küçük cumhuriyetlerdi (Karadağ, Makedonya, Bosna-Hersek). Sırbistan, 1990 sonbaharından beri Federasyon'a hiç para vermemişti. Bağımsızlık yolunda adım adım ilerleyen Hırvatistan ve Slovenya, iktisadi düzeyde de benzer bir tavır içinde olarak kendi bağımsız ekonomi politikalarını uygulamaya yönelmişlerdi.

Mayıs başında Çetnikler, Hırvatlar'a, Hırvatistan'ın kuzeydoğusunda, ülkenin tahıl ambarı Slavonya'da yeni bir cephe açtılar. Hırvat polisi ile Çetnik/Sırp milisler arasındaki çatışma, Krayina'dan daha kanlı oldu. Sırp milisler ve Çetnikler, yazın, Macaristan sınırı ile Tuna-Drava nehirleri arasındaki üçgeni ve Vukovar kentini denetimlerine alacaklardı.

15 Mayıs'ta artık sadece kağıt üzerinde var olan Federal Başkanlık Konseyi'nin varlığı da tehlikeye girdi: Sırbistan ve Karadağ, Federal Devlet Başkan­lığı için sırası gelen Hırvatistan temsilcisi Stepe Mesiç'e olumlu oy vermeyince, Yugoslayva devleti başkansız kaldı. Mesiç, kendisini devlet başkanı ilan etmişse de, artık Devlet Başkanlığı masası, bütün cumhuriyetlerin temsilcilerinin oturduğu masa olmaktan çıkmıştı.

Mart sonunda Miloşeviç ile Tucman, gizli bir görüşme yapmışlardı. Bu görüşmeyle ilgili sansasyonel haberler yayılıyordu: Markoviç'in Yugoslav politikasında devre dışı bırakmak gerektiği üzerinde uzlaştıkları; "Büyük Hırvatistan" ve "Büyük Sırbistan'ın sınırları üzerinde anlaştıkları iddia ediliyordu. Aktarılanlara göre Miloşeviç Slovenya'yı Hırvatistan'ın hegemonya alanına terketmiş; Tucman ise Slovenya ile ilgili tasarılarının "uzun vadeli" olduğunu bildirmişti. Bu gizli zirvede konuşulduğu öne sürülen meselelerin en yakıcısı ise Bosna-Hersek'in geleceği idi. iddialara göre, Miloşeviç ile Tucman, Bosna-Hersek'in Sırbistan ve Hırvatistan arasında bölünmesinde mutabık kalmışlardı.

Hırvatistan ile Sırbistan yönetimlerinin, Bosna-Hersek meselesinde bir "şer cephesi" kurabileceklerini gösteren işaretler, Bosna Müslümanlarında doğal olarak büyük huzursuzluk yarattı. Yugoslav Müslümanlarının Reis'ül-uleması, Boşnakların, tarihte hep olduğu gibi, İlişkileri olmayan sorunların kendilerinin sırtından çözülmeye kalkışılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı.30

Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, Temmuz'da ziyaret ettiği Türkiye'nin Balkanlar politikasında etkin hale gelmesini bir güvence olarak istediklerini sadece Türk basınına değil, Batı basınına da açıkladı. İzzetbegovç, ayrıca Kaddafi'yle görüştü, İran'dan da destek isteyebileceğini ima etti.

Hırvatistan'da 19 Mayıs'ta yapılan bağımsızlık referandumunda bağımsızlıktan yana kullanılan oylar %94.3'tü. 30 Mayıs'ta Hırvatistan Parlamentosu, 26 Haziran'da federasyondan ayrılacağını duyuran Slovenya'yı izleyerek, Haziran sonuna kadar Yugoslavya'dan ayrılmayı kararlaştırdı.

Slovenya ile Hırvatistan'ın "bavullarını hazırladıkları" sırada, bir yandan da, "Yugoslavya'yı devam ettirme" ve "Devlet Başkanlığı krizini çözme" amaçlı zirve toplantıları devam ediyordu. Sırbistan ve Karadağ'ın önerdiği "modern federasyon" önerileri, Hırvatistan ve Slovenya'nın yanı sıra Makedonya ve Bosna-Hersek tarafından kabul görmüyordu. Modern federasyonun, mevcut federasyonun biraz esnetilerek -Sırbistan'ın egemenliğinin- devam ettirilmesi olarak görülüyordu.

Haziran başındaki Saraybosna zirvesinde; İzzetbegoviç ile Gligorov, egemen cumhuriyetlerden oluşan ama ortak organları olan bir konfederasyon modeli önerisi ortaya attılar, önerinin esasa dair altı maddesi vardı: 1) AGÎK Sözleşmesi'nin kabulü; 2) Avrupa Topluluğu bünyesinde iktisadi bütünleşmeyi öngören ortak iktisadi organların oluşturulması (özellikle para, banka sistemi, dış ticaret, gümrükler, uluslararası kredi ilişkileri); 3) Egemenlik haklarının esasen konfederasyon organlarına değil cumhuriyetlere ait olması; 4) Ordunun depolitize edilerek cumhuriyetlerin kendi askeri güçlerine sahip olması; 5) Birlik organlarına her cumhuriyetin eşit oranda katılımı; 6) Konfederasyon anlaşmasının 5 ya da 10 yıllık müddetlerle geçerlilik kazanması.31

İzzetbegoviç-Gligorov Planı, cumhuriyetler arasında müşterek bir ilişki ağının korunmasından yana olan "Yugoslavya”cı kamuoyu tarafından bir umut ışığı olarak değerlendirilmesine karşın Sırbistan tarafından kesin bir şekilde reddedildi. Sırbistan, bu planı, Sırp halkına karşı bir platform oluşumu olarak değerlendiriyordu.

Sosyalist sistemin çözülmesi ile oluşan Yeni Dünya Düzeni geçerli olacaksa, -Yugoslavya'ya "Batı değerleri”nin uygulanması, bağımsızlıkçı-milliyetçi unsurların dışlanmasını gerektirmekteydi. Çünkü, gerek 1977'deki Helsinki Sözleşmesini 1991’de pekiştiren AGİK Şartı, gerekse yazılı olmayan Yeni Dünya Düzeni ilkeleri; Batı dünyası içinde sınır değişikliklerini, istikrarsızlığı, tepişmeyi men ediyordu. Nitekim Avrupa ve ABD, tamamıyla, Markoviç'in de, Hırvatistan ile Slovenya'nın da müracaat ettikleri "Batılılığın" ilkeleri uyarınca, Yugoslavya'nın bütünlüğünü, mevcut sınırların korunması doğrultusunda politika yürütmekteydiler.

Yugoslavya'nın ayrışmasıyla birlikte, bölgede geleneksel ihtilafı olan komşu devletler arasında çatışmaların vuku bulması olası idi. Balkanların I. Dünya Savaşı arifesindeki gibi lig usulü çatışma ve ihtilaf coğrafyasına dönüşmesi, yani böylesi iflah olmaz çatışmalarla yüklü jeopolitik bölgeleri tanımlamak için kullanılan "Balkanlaşma" teriminin aslına rücu etmesi; Avrupa'nın Batısını da etkileyen bir girdap yaratabilirdi. Korku senaryoları, Fransa'da Korsika, İspanya'da Bask, İngiltere'de İrlanda ulusal bağımsızlık mücadelelerinin konjonktür desteği edinmesine; Belçika'da Valon-Flaman gerginliğinin rüzgar bulmasına; İspanya'daki görece ılımlı Galiçya, Katalan, Fransa'da Breton halklarının özerklik taleplerinin ivme kazanmasına; hatta Polonya-Almanya geriliminin canlanmasına kadar uzanıyordu. Avrupa hükümetleri ve AT, bu çatışma potansiyellerini harekete geçirecek bir kötü örnek teşkil etmemesi için Yugoslavya'nın esnese bile federal birliğini sürdürmesi için uğraşıyorlardı. Ancak Avusturya, Almanya ve kısmen İtalya'da gözlenen Slovenya ve Hırvatistan'ın bağımsızlıklarına açık kapı bırakma eğilimi, Avrupa'nın Yugoslavya politikasını parazitlendiren bir etmen. ABD ve Avrupa'nın Yugoslavya'nın birlik ve beraberliğine düşkünlüklerinin gayet "maddi"-bir sebebini de atlamamalı: Yugoslavya'nın 16 milyar dolarlık dış borcunun, bölünme halinde kim tarafından ve nasıl ödeneceği meselesi.32

26 Haziran'da Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle, Yugoslavya'da iç savaş başlamıştı.

Başlangıçta ABD ve Avrupa'nın politikasında bir değişiklik olmadı. Yine Yugoslavya'nın bütünlüğü isteniyordu. Ancak, ordunun Slovenya'ya müdahalesi büyük tepki almıştı. Ve olanlar karşısında Batı ve ABD suçlanıyordu. Slovenya yönetimi, Batı'ya ve özellikle ABD'ye, kendi iç tutarlılıklarını sorgulayan bir söylemle yükleniyordu. Ordunun Yugoslavyacı (kısmen Sırpçı) ideolojisinin "komünist", "bolşevik" bir ordu olduğu işleniyor; komünizmin "çöktüğü" bir çağda zorba bir komünist orduya prim vermenin Batıya "yakışmayacağı" söyleniyordu.

3 Temmuz'da ateşkes imzalandı.

Yugoslavya Başkanlık Konseyi'nde ikiye karşı altı oyla, ordunun Slovenya'dan üç ay içinde çekilmesi kararlaştırıldı. Sloven askerler federal ordudan ayrılacak, Macaristan, İtalya ve Avusturya sınırlarını Slovenya bizzat koruyacaktı. Karara Başkanlık Konseyi Başkanı Hırvat Stepe Mesiç red oyu verdi, Bosna-Hersek çekimser kaldı.

8 Temmuz'da, AT heyeti ile Yugoslavya cumhurbaşkanları, Dalmaçya açıklarındaki Brioni adasında, Slovenya'nın sınırları üzerindeki egemenliği ve bağımsızlığım üç ay askıya alarak 1 Ağustos'tan itibaren federal hükümetle yürüteceği görüşmeler çerçevesinde çözüme bağlamasını öngören anlaşmayı imzaladılar.

Slovenya bunalımı yatışınca, Hırvatistan'daki Hırvat-Sırp çatışması giderek yoğunlaştı ve askeri olarak Slovenya'dakinden daha geniş bir çap kazandı.

Federal hükümet ve Devlet Başkanlığı Konseyi, Brioni anlaşmasını Hırvatistan ve Bosna'daki Sırp azınlığa da teşmil ederek; onların da özerklik-bağımsızlık taleplerini üç aylığına dondurmalarını "kararlaştırmıştı". Hırvatistan'daki Sırp milisler ve Çetnikler, bu "karar"ı kaale bile almadılar. Temmuz'da çatışmaların merkezi Slavonya oldu -özellikle de Doğu Slavonya'nın Osiyek kenti-. Bu saldırı ile birlikte, ilk kez, tamamen Hırvat nüfuslu bir yerleşime işgal amacıyla saldırıyordu. Osiyek'teki çatışmaların başlamasından bir süre sonra, Sırp milisler Hırvatistan'ın Doğu sınırının göbeğindeki Baniya bölgesinde saldırıya geçtiler. Planlan, kuzeyde Slavonya, ortada Baniya, güneyde Krayina'yı birbirine bağlayarak bir "Sırp koridoru" oluşturmaktı. 25 Temmuz'da Yugoslav ordusu, Erdut yöresinde Hırvat mevzilerini ağır topçu ateşine tutarak ciddi biçimde devreye girdi. Gerekçe, "Hırvat milislerinin sebepsiz yere ordu birliklerine saldırmış olmaları"ydı. Cephede zor durumda kalınınca, 1 Ağustos akşamı Franyo Tucman, Hırvatistan parlamentosundaki partilere "milli koalisyon" çağrısı yaptı.

AT, 29 Temmuz'da Yugoslavya'ya olağanüstü toplantı davetinde bulundu. Ancak bu davete sadece Bosna-Hersek ve Makedonya temsilcilerinin cevap vermesi, AT’nin Yugoslavya politikasındaki kıymet-i harbiyesini gösterir bir işaretti.

Devlet Başkanlığı Konseyi, Mesiç-Ordu ihtilafı üzerine Eylül'de fiilen dağıldı. Eylül sonunda bu makamı, Sırbistan, Karadağ Cumhuriyetleri ile Hırvatistan ve Bosna-Hersek'teki "Sırp Özel Bölgeleri”nin temsilcilerinin oluşturduğu "Sırp Bloku" doldurdu.

31 Ağustos'ta Sırbistan, Hırvatistan'la ateşkes imzaladı. Ancak bu ateşkes, Çetnik ve Sırp milis güçleri tarafından kaale alınmadı ve saldırılarının çapını daha da genişlettiler.

İzzetbegoviç, 12 Temmuz'da, Hırvatistan federasyondan ayrılırsa, Bosna-Hersek'in de bağımsızlık ilan etmek zorunda kalacağını bildirdi. Bosna-Hersek yönetimi ve Müslüman Boşnak toplumu açısından, Hırvatistan'daki iç savaş her koşulda tehlike işaretiydi. Hırvatistan'ın hedefine ulaşarak bağımsızlaşması, hem Bosna-Hersek'teki Hırvat halkta Hırvatistan'la birleşme düşüncesini yaygınlaştırabilecek, hem de Sırbistan'ın tek büyük güç haline geldiği Yugoslavya'yı yaşanmaz kılacaktı. Sırp milisleri n/Çetniklerin ve ordunun zaferi ise, yine Sırp hegemonyasını tesis edecek ve belki Sırp milliyetçileriyle Bosna-Hersek'teki Sırp azınlığa Hırvatistan "fethini" tekrarlama şevki verecekti. Bu ihtimaller, 1991 ilkbaharından beri tazelenen ve Temmuz'da yine arz-ı endam eden, Tucman ile Miloşeviç'in Bosna-Hersek'i bölüşmek üzere anlaştıkları söylentisiyle zenginleşti.

16 Temmuz'da Ankara'yı ziyaret eden İzzetbegoviç, Türkiye'nin Balkanlar ve Yugoslavya politikasına ağırlığını koymasını talep etti. İzleyen günlerde İstanbul'da düzenlenen İslam Konferansı toplantısında Yugoslav Müslümanları Reis’ül Uleması Yakup Selimovski de, Türkiye'nin Yugoslav müslümanlarına yardım etmesi talebini dile getirdi.

4 Ağustos'ta Bosna-Hersek'teki ordu birliklerinin alarma geçmesi, cumhuriyet yönetimin büyük tepkisini çekti. 5 Eylül'de, Bosna-Hersek'in doğusundaki Bratunac bölgesinde Sırp milislerin bir otomobile ateş açması sonucu iki müslümanın ölmesi; 9 Eylül'de müslüman milislerin Hırvatistan'daki önemli Sırp milis önderlerinden Milan Martiç'i yakalayıp gözaltına almaları, Bosna-Hersek'teki gerilimi tırmandırdı. 20 Eylül'de İzzetbegoviç'e yönelik, radikal Sırp milliyetçilerin (kimilerince ayrıca BMÖ'ne) atfedilen bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Bunun üzerine Eylül'ün üçüncü haftasında, Hırvatistan'daki iç savaşın tırmanmasına paralel olarak, Bosna-Hersek milli savunma birlikleri seferber edilmiş, federal ordu birliklerinin cumhuriyeti terketmeleri istenmişti.

15 Ekim'de Bosna-Hersek parlamentosunun çoğunluk oylarıyla bağımsızlık kararı alması, ülkede durumun nazikliğini arttırdı. Bu karan, parlamentoyu terkederek protesto eden Sırp Demokratik Partisi, Sırplar'ın yoğun olduğu dört bölgede "Özerk Bölgeler" kuruluşunu ilan etti. 24 Ekim'de Bosna-Hersek Sırpları milli parlamentolarının kuruluşunu ilan ettiler.

1992: Batılı ülkelerin bağımsızlık kararının referandumla kesinleştirilmesi isteği karşısında, 29 Şubat 1992'de referanduma gidildi. Sandıktan Bosna-Hersek'in bağımsızlığı kararı çıktı.

Kimi aydınların, gerçekleştiğinde çok kanlı çatışmalara sahne olacağını söyledikleri Bosna-Hersek'te iç savaş Mart'ta patlak verdi. Sırp milisler ve onları destekleyen Federal Ordu saldırıya geçti. Mart ayından bu yana süren kanlı iç savaşta, onbinlerce insan öldü, onbinlercesi yaralandı, milyonlarcası yerinden yurdundan oldu, binlercesi Nazi toplama kamplarını andıran kamplarda türlü işkenceye, açlık ve sefalete maruz bırakıldı.

6 Nisan'da çatışmalar Saraybosna'ya sıçramıştı. AT da, Bosna-Hersek’i bu tarihte tanıyordu. 2 Mayısta Müslüman milislerin Saraybosna'da Federal Ordu kışlasına saldıran ve kışlayı uzun süre kuşatma altında bulundurması üzerine, Federal Ordu, Portekiz'deki barış görüşmelerinden dönen İzzetbegoviç havaalanında rehin alıyordu. Serbest bırakma şartı olarak ise, ateşkesin bir an önce sağlanması isteniyordu. Sonuçta, 3 Mayıs'ta İzzetbegoviç serbest bırakıldı.

15 Haziran'da BM'nin etkisiyle Saraybosna'da ateşkes ilan edildi. Ancak bu ateşkeslere uyulduğunu söylemek mümkün değil. Savaşın başladığı Mart ayından bugüne, bunun gibi onlarca ateşkes ilan edildi; ama, hiç birisinin ömrü bir-iki günden daha uzun olamadı. Sırp milisler, hiç bir kurumu tanımaz bir tavır içinde olmayı sürdürdüler. Bu durum, BM ve AT için olduğu gibi, Sırbistan için de geçerlidir. Gerçi Sırbistan'ın ateşkes çağrılarında samimi olup olmadığı tartışmalıdır. Zira, Sırp güçleri, sürekli olarak, anlaşma masalarına pazarlık güçlerini artıracak askeri başarılarla çıkma stratejisini uyguladılar, bu politikalarını halen de sürdürüyorlar.

İslam dünyası, Bosna-Hersek'in müslüman liderlerinin çağrılarına, 17 Haziran'da İstanbul'da topladıkları "olağanüstü" İslam Konferansı Örgütü'nün toplantısıyla cevap verdiler, kendilerince. Konferansa, 45 üyeden 15 üyenin katılımını da, konunun ne kadar ciddiye alındığının, dünya müslümanlarına ne kadar duyarlı olunduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilse gerektir.

28 Haziran'da, Avrupa dengesi içinde öne çıkma çabası içine giren Fransa'nın Cumhurbaşkanı Mitterand, ateş altındaki Saraybosna'ya geldi. Bu ziyaret bir gün sonra Sırp kontrolünde olan ve uçuşlara kapalı Saraybosna havaalanının açılmasında ve başkente yardım malzemelerinin oluşmasını sağlamada etkili oldu.

12 Ağustos'ta, 27 Nisan'da kurulan Yeni Yugoslavya (Sırbistan ve Karadağ'dan oluşuyordu) devletinin Başbakanı ABD'den ithal Paniç, Ankara'ya gelerek görüşmelerde bulundu. Görüşmeler sonrasında imzalanan metin; barış havarisi görünümündeki Paniç'in gerçek yüzünü göstermesinin yanı sıra, hesapta dünya kamuoyunda Bosna müslümanlarının hamisi rolünü soyunan Türkiye'nin de siyasi basiret(sizliğ)inin derecesini belgeliyordu.33

Çatışmaların gittikçe tırmanması, toplama kamplarının varlığının kamuoyu tarafından öğrenilmesi ABD ve AT'ı harekete geçirdi. Bu çerçevede, 26 Ağustos'ta Londra Konferansı'nın toplanması kararlaştırıldı. Sırplar, konferansın başlama saatine kadar zamanı değerlendirerek saldırılarını sürdürmüş, askeri hareketlerine son vermemişlerdi. Konferans tam bir fiyaskoyla sona erdi. Bosna-Hersek topraklarının %85'i Sırp ve Hırvat milislerin denetiminde olarak başlayan konferansı, fiili durumu -bir takım ufak tefek sınır değişikliklerle- Bosna Müslümanlarına kabul ettirmeye çalışmaktı. Bu istek, önceki yıllarda tartışılan kantonel sistemin silah zoruyla dayatılmasından başka bir şey değildi. Bunun yanı sıra, Sırplar'ın ağır silahlarını 14 Eylül tarihine kadar, ağır silahlarını BM denetimine terk edecekti. Ancak fiili bir yaptırımın olmayışı, bu kararın temelsizliğini gösteriyordu. Nitekim, söz konusu tarihten bu yanaki süreçte, Sırplar -bir kısım silahlarını teslim etmekle beraber- ağır silahlı saldırılarını devam ettirdiler. Kısacası Londra Konferansı, gerçekçi/uygulanabilir kararlar alamamıştı.

18 Eylül'de başlayan uzun soluklu Cenevre görüşmeleri, halen devam ediyor; ancak pratikte değişen pek fazla bir şey yok. Sırplar yine saldırıyor, yine cinayet işliyorlar. Toplama kampları yine devam ediyor. Bu süre içinde değişen tek şey, 23 Eylül'de toplanan BM Genel Kurulu'nun Yeni Yugoslavya'yı BM'den ihraç etmesi olmuştur.

Sonuç

Son olarak bir kaç noktaya değinmekte fayda var:

Sözde, ülkeye barışı korumak amacıyla gelen UNPROFOR (BM Koruma Kuvvetleri), Müslümanlara engel olmaktan başka bir şey yapmıyor. Müslümanlar ve Hırvatlar, UNPROFOR'a SIRBOFOR (Sırp Gücü) adını takmışlar. UNPROFOR bu adı hak etmeyecek davranışlar yapmıyor da değil: Mesela, Temmuz ayı başlarında Müslüman ve Hırvat güçlerin, Saraybosna yakınlarındaki Sırp merkezi Ilıca'ya karşı giriştikleri harekat tam başarıya ulaşmak üzereyken UNPROFOR araya girerek tampon bölge oluşturmuş, dolayısıyla da hareketin hızı kesilmişti.34 Ancak yine aynı UNPROFOR, çatışmaların şiddetlendiği Saraybosna'dan geri çekilebilmekteydi.

Uluslararası sorunları çözme misyonunu yüklenmiş BM, olaylar karşısında tamamen duyarsız kalmıştır. Toplama kamplarının varlığını bilmesine karşın, kamuoyuna yansıyana kadar tam 1 ay boyunca konudan kesinlikle bahsetmemişti. Yine aynı BM, Sırbistan'a ambargo uygulama kararını alışından yaklaşık iki ay sonra ambargonun denetlenmesi gerektiğini farkedebilmişti. Ambargoyu deldikleri bilinen Yunanistan ve Romanya'ya karşı herhangi bir yaptırım uygulanmaması da, aldıkları kararlara ne derece saygılı olduklarının bir göstergesi. BM'nin uyguladığı ambargonun diğer bir çelişkisi de, ambargodan asıl zararı gören ülkenin Bosna-Hersek olmasıdır. Başından bu yana, Bosna-Hersek'in ambargonun kaldırılmasını talep etmesi de, ambargonun kimin için konulduğu hususunda kafalarda soru işaretleri oluşturuyor. ABD ve BM, Ekim başında, ambargonun kaldırılabileceğini açıkladılar.

Özellikle Tito'nun ölümünden sonra, 80li yıllarda, başlayan ve "gemisini kurtaran kaptan" mantığının sebebiyet verdiği Yugoslavya'daki iç savaş, Batı'nın dünya sorunları karşısındaki takındığı tavrı gözler önüne sergilemesi açısından da önemliydi: Batı içindeki çekişmeler mümkün olduğunca yumuşak çözülmeye çalışılırdı; çelişkilerin çözülemeyecek boyutlara geldiği noktada -iki kere yaşadığımız- dünya savaşları patlak verir: Batı-Doğu arasındaki sorunlar, hakemlik yetkisinin de bulunduğu Batı lehine çözümlenir. Doğu içi çekişmeler ise, fazla bir alana yaygınlaşmam ası için sınırlandırılmaya çalışılır; eğer bu mümkün değilse kendi hallerine bırakılır. Bugün Yugoslavya'da yaşanan durum da budur aslında.35 Yugoslavya halkları içinde Batılı olarak değerlendirilen Slovenya/Hırvatistan -Sırbistan çatışmasında, aktif olarak tavır alan ve Sırbistan karşıtı cephede olan Batı; bugün Doğu içi olarak değerlendirdiği, Bosna-Hersek ile Sırbistan arasındaki çatışmada edilgen bir politika izlemiştir. Hatta, İslam'ın; -sıfatlar arasında belirgin çelişkiler olmasına karşın, Hırvatlar ve Slovenler tarafından tanımlandığı şekliyle- Ortodoks, Bizantinist, Komünist Sırbistan'dan daha tehlikeli görmesine bağlı olarak Sırbistan yanlısı tavır takındığı da söylenebilir. Almanya'nın Slovenya'nın bağımsızlığının tanınmasındaki aktif politikasının, Bosna meselesinde Sırbistan lehine evrilmesi de bu ayrımın en belirgin göstergesi.36 Sırpların da, kendi savaşlarını Batı'ya açıklarken kullandıkları söylem de, bu anlayışın en somut örnekleri. Bu çerçevede yalnızca iki örnekten söz etmek yeterli olacaktır.

Birinci örnek: Kosova'nın başkenti Priştine'nin Şehir Konseyi'nin Başkanı Dusan Simic şöyle diyor: "Sırplar burada Avrupa'yı İslam'dan korumanın mücadelesini verdiler... Ve biz bugün hala İslam'ın Avrupa'nın kalbine yayılmasını engellemek için savaşmaktayız."37

İkinci örnek: 28 binden fazla müslümanın göçe zorlandığı Prijedor kasabasının Polis Şefi Simo Drijaca şöyle diyor: "Bizim tarihsel bir misyonumuz var. Avrupa, İslam'a karşı savaşmak için Sırpları ön saflara itti. Avrupa'yı İslam'dan temizleyip saf bir hale getirmek istiyoruz."30

Dünya müslümanlarının liderliğini sermayeleriyle elde edebileceklerin sanan petrol zengini "İslam" ülkeleri, olaylar karşısındaki tavırlarıyla kendi konumlarını, müslümanlar gözünde biraz daha netleştirmiş oldular. Kurdukları onca kurumu, olaylar karşısında aylar sonrasında harekete geçirebilen ve ABD ve Avrupa'nın yapacaklarına destek vermek olarak özetlenebilecek kararlar almalarıyla da, varlıklarının ne kadar fuzuli olduğunu ispatladılar. Siyonizmin sermaye gücünden dem vuranlar, niçin, Batı bankalarına yığdıkları ve Batı'nın, daha iyi zulmetmesinin araçlarını üretmede kullanılmaktan başka bir ise yaramayan zenginliklerini kullanarak "dünya"da baskı oluşturma yoluna gitmediler/gidemediler? Koruyamadığı, sorunlarına çözüm bulamadığı bir (müslüman) dünyanın liderliğini nasıl elde edebileceklerdir ki?

Dünya İslami hareketi, Bosna'daki kardeşlerinin acılarını paylaşma duygusuyla hareket etti, ediyor ve edecek de. Olayların başlamasından itibaren, güçleri yettiği oranda dünya kamuoyunda Bosna'da yapılan zulmün, haksızlığın, katliamın görülmesi için ellerinden geleni yaptılar. Bunun yanı sıra, cepheye giderek, bilfiil savaşarak "cihad", "kardeşlik" kavramlarının hakkını verdiler.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, bu yapılanların yanında yapılması gereken daha pek çok şey var. Bunların en önemlisi, dünyayı, insanların bu türden zulüm, katliam, insanlık dışı suçların işlenmeyeceği (işlenmesine izin verilmeyeceği) bir düzene kavuşturmaktır. Bu, zor ve uzun soluklu bir çabayı gerektirir. Ancak, ne kadar zor olursa olsun, müfsid insanların eliyle bozdukları bu dünya, yine salih insanların çabalarıyla düzeltilebilir. Müslümanlar, bu noktada kafalarını daha fazla yormak, daha fazla çaba göstermek zorundadırlar. Bu çaba; İslam'ın ve insanlığın, dünyanın hiç bir yerinde zalim güçlerin hegemonyası altında ezilmemeleri için elzemdir.

 

Dipnotlar:

1- William M. Sloane, Bir Tarih Laboratuarı BALKANLAR, Süreç Yay. İst, 1987, s. 49.

2- A. g. e., s. 50-51.

3- Tanıl Bora, YUGOSLAVYA: Milliyetçiliğin Provokasyonu [bundan sonra MP olarak geçecek], Birikim Yay., İst., 1991, s. 16.

4- Bkz.: Süleyman Kocabaş; Avrupa Türkiyesi'nin Kaybı ve Balkanlarda Panislavizm, (İstanbul: Vatan Yay., 1986), s. 57-76.

5- Tanıl Bora, MP, s. 21; İslam Ansiklopedisi, "Sırbistan" maddesi, Cilt 10, s. 564.

6- "Sırbistan", a. g. e., s. 565.

7- A. g. e., s. 565.

8- Tanıl Bora, MP, s. 23-24.

9- A. g. e., s. 25.

10- İslam Ansiklopedisi, "Bosna-Hersek" maddesi, Cilt II, s. 729.

11- A.g. e., s. 731.

12- 19. yüzyılın ilk üçte birlik döneminde, Osmanlı Devleti ile Bosna-Hersek arasındaki ilişkiler hakkında daha geniş malumat almak için bkz.: Dr. Ahmet Cevat Eren; Mahmud II. Zamanında Bosna-Hersek, (İstanbul: Nurgök Matbaası, 1965).

13- Richard V. Weeks (Ed.); Müslüman Halklar Ansiklopedisi, Cilt 1, a. 231-235.

14- A. g. e.; ve benzer bir yaklaşım için bkz.: Hüsrev Keskin; "Yugoslavya'nın Sonu: Reel Sosyalizmle Milliyetçilik Arasında", Tezkire, Sayı: 2 (Şubat 1992), s. 95.

15- Tanıl Bora, MP, s. 17.

16- A. g. e., s. 24.

17- "Bosna-Hersek", Sabah gazetesinin özel eki, Temmuz 1992, s. 16.

18- Tanıl Bora, MP, s. 35.

19- A. g. e., a. 35; Ahmed Nedim, "Balkan Müslümanlarının Siyasi Tarihi", Yedi İklim, Sayı 1, Nisan 1992, s. 78.

20- Daha geniş bilgi için bkz.: Tanıl Bora, MP, s. 37-38.

21- "Ustaşa", Hırvatça'da "asi, ayaklanan" anlamlarına gelmektedir. Ustaşa örgütü, 19201i yılların sonunda Sırp egemenliğine karsı silahlı mücadelenin yaygınlaştığı sıralarda oluşmuştu. Örgütün hedefi, Sırbistan'dan koparak bağımsız bir Hırvatistan'ın kurulması olarak açıklanmıştı. Bosna-Hersek de kurulacak bu devletin içinde yer almaktaydı. Almanlar'la çalışmak istemesine rağmen onlardan yüz bulamayan Paveliç, 1930'Iann başında İtalya'ya geçti ve kurduğu eğitim kamplarında örgütün eğitimini gerçekleştirdi. Ustaşa, yine İtalya'nın himaye ettiği İMDÖ ile sıkı ilişki içerisindeydiler. Ustaşa'nın açıkça ifade edilen hedefi, Sırp nüfusun üçte birini Hırvatistan ve Bosna'dan sürmek, üçte birini Katolikleştirmek, Üçte birini yok etmekti. Tanıl Bora, bu örgütle ilgili olarak şöyle diyor: "Araştırmacı Vladimir Dediyer, 1988'de yayımladığı çalışmasında, Ustaşa'nın yaklaşık 800 bin Müslüman, Sırp, Yahudi ve Çingene'yi öldürdüğü iddiasında." (MP, s. 45).

22- Tanıl Bora, MP, s. 50.

23- A. g. e., s. 93.

24- A. g. e., s. 103.

25- "Bosna-Hersek", s. 21,

26- Tanıl Bora, MP, a. 131.

27- Seçimlerde Yugoslavya Reformcu Güçleri, 17 sandalye (% 13,5); Karadağ Arnavutları (nüfusun %5'i) ile %15'lik müslüman toplumunu temsil eden Demokratik Koalisyon, 13 sandalye, Halk Partisi 12 sandalye kazandı.

28- Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, (İstanbul: Nehir Yay., 1987), s. 4.

29- Tanıl Bora, MP, s. 149.

30- A. g. e., s. 173-174. Yugoslavya İslam Cemaati Reisü'l-Uleması, sözkonusu parçalanma vd. tartışmalara ilişkin görüşlerini, 1991 Ağustosunda yayınladığı ve dünyadaki tüm İslami organizasyon ve kurumlara gönderdiği bir memorandumda belirtmişti. Bkz.: "Yugoslavya'daki Müslüman Cemaatinin Durumu ve Mevcut Siyasi Krizin Çözümüne ilişkin Görüşleri Hakkında MEMORANDUM", Dünya ve İslam, Güz 1991, s. 129-132.

31- Tanıl Bora, MP, b. 175-176.

32- A. g. e.

33- Bkz.: Şükrü Elekdağ, "Paniç Ankara'da", Milliyet, 16 Ağustos 1992.

34- Sinan Gökçen, "Korkunun Başkenti Saraybosna" yazı dizisi, Cumhuriyet, 29 Ağustos 1992.

35- Bu durum, İslam-Hıristiyanlık, Güney-Kuzey kavramlarıyla da ifade edilebilir. Bkz.: Tnnıl Bora, "Bosna-Hersek: ölen ve öldürülen sadece insanlar değil", Birikim, Sayı: (Eylül 1992), s. 45-52.

36- Tahsin Eren, "Bosna-Hersek: Yeni Dünya Düzeni'nin 'Eski Krizi'", Tezkire, Sayı: 3 (Mayıs 1992), s. 93-94.

37- Newsweek, 31 Ağustos 1992.

38- Sabah, 15 Ağustos 1992.

Kaynak: Dünya ve İslam Dergisi - Sayı: 12 - Güz 1992

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları